pegasus yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pegasus yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2020 Pazar

ISKARTA - KİTAP YORUMU ( Unwind Dystology #1)



ARKA KAPAK

Hayatı sona erdirilecek ama başka formlarda vücut bulacak gençler...
Iskarta işleminden kaçış yok!
 
İkinci İç Savaş, üreme hakları yüzünden çıkmıştır. Çocuğun hayatının, ana rahmine düştüğü andan on üçüncü yaşına kadar sonlandırılması yasaklanmış, bu ürpertici kararla savaş sona ermiştir. Ancak anne babalar, on üç ve on sekiz yaşları arasındaki çocuklarını ıskartaya çıkarabilir, ıskarta işleminin sonunda çocuğun tüm organları başkalarına nakledilir. Dolayısıyla hayat teknik açıdan son bulmaz.
 
Connor anne babasının bir türlü kontrol edemediği bir çocuktur. Risa devlet himayesinde büyümüş ancak hayatta tutulacak kadar yetenekli bulunmamıştır. Lev ise ıskartaya çıkarılmak için büyütülmüştür. Birlikte kaçma, hatta belki de hayatta kalma fırsatları olacaktır.



YORUM

"Her halükarda, hiçbir zaman öyle büyük biri olamayacaktım. Ama şimdi, istatistiksel olarak konuşursak, bir parçamın dünyanın bir yerlerinde başarılı olma şansı var. Tamamen ise yaramaz olmaktansa en azından kısmen büyük olurum."

Iskarta, uzun zamandır okumadığım distopya açlığıma ilaç gibi gelen, karakterleri, kurgusu, gidişatı hemen hemen her şeyi ile bu sene içerisinde okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. 
Kitabımız korkunç bir distopik  evrene sahip. Üreme hakları yüzünden çıkan iç savaş nedeniyle bir kanun oluşturuluyor. Bu kanuna göre halk kendi çocuklarına ya da kapılarına bırakılan rastgele her çocuğa bakmak zorunda ama bu çocuklar 13 -18 yaşları arasında eğer aileler isterlerse ıskartaya çıkarılıyorlar. Yani bir nevi zorunlu organ nakline. Canice katledilip ülkede hasta, ihtiyacı olan bireylere çare oluyorlar.

Kitabımızda Iskarta'dan kaçan üç çocuğun öyküsü. Birisi anne ve babası tarafından istenmiyor, bir diğeri dini sebepler yüzünden kendisini buna mecbur hissediyor en sonuncusu ise yetimhanede büyüdüğü ve farklı bir meziyeti olmadığı için devlet tarafından gözden kaçırılmış. İşte bu üç ana karakterin gözünden okuyoruz biz Iskarta'yı. Ve hangi gözden okursak okuyalım acayip korkutucu geliyor evren bize. Düşünsenize kendi anne babanız birden yok yere sizi öldürmek istiyor, benden bu kadar sana bakamıyorum diyor. Ve sistem o kadar korkutucu ki ıskartayı aslında çocuklarını öldürmek olarak görmüyorlar. Sadece başkalarına ilaç olduklarını düşünüyorlar. Nereden bakarsak bakalım korkunç ve acımasız bir sistem. Özellikle çocuklar üzerinden ilerlemesi bana göre tüyler ürpertici.

Iskarta, karakter açısından çok zengin bir kitap. Her karakterin gözünden okuyoruz biz kitabı ayrıca. İlk önce bu durum beni rahatsız etse de sonuca giden süreçte neden gerekli olduğunu ve böyle yapılmasının doğru olduğunu daha iyi anladım. Seri olmayıp tek kitap kalsa bence güzel olurdu ama daha gelecek üç kitap daha var. Ama evrene doyamadım da bundan eminim.

Özellikle distopya seven okurlara, farklı bir bakış açısı kazandırması açısından önerimdir.

Sevgiler 💙

25 Eylül 2019 Çarşamba

KÖKLER - KİTAP YORUMU


ARKA KAPAK

Güzel ve Çirkin masalının bambaşka, çok daha büyülü ve son derece zengin dünyasına açılan sihirli bir kapı
“Vadimizin dışında anlatılan hikâyeler ne söylerse söylesin, bizim ejderhamız aldığı kızları yemezdi. Köyümüzden geçen yolculardan zaman zaman böyle hikâyeler duyardık. Biz insan kurban ediyormuşuz da o da gerçek bir ejderhaymış gibi konuşurlardı. Tabii bu doğru değildi: Bir büyücü ve ölümsüz olabilirdi ancak yine de insandı ve on yılda bir içimizden birini yemek isterse, babalarımız bir araya gelip onu öldürürdü. Bizi Galiz Orman’dan koruyordu ve bunun için ona minnettardık;
ama o kadar da minnettar değildik.”
Agniyeşka vadideki evini, sessiz sakin köyünü, ormanlarını ve ışıl ışıl akan deresini çok sever. Ancak köyün sınırında, gölgesini kızın hayatından eksik etmeyen, kötücül güçlerle dolu tekinsiz Galiz Orman yer almaktadır.
Agniyeşka’nın köylüleri, Ejderha olarak bilinen soğuk, hırslı büyücünün Galiz Orman’ın güçlerini onlardan uzak tutmasına bel bağlamıştır. Ne var ki büyücü, bu isteklerini yerine getirmek için korkunç bir bedel ister: Ona genç bir kız verilecek ve bu genç kız on yıl boyunca ona hizmet edecektir; en az Galiz Orman’a düşmek kadar korkunç bir yazgı.
Bir sonraki seçim zamanı gelmiştir ve Agniyeşka korkunun pençesindedir. O da herkes gibi Ejderha’nın Kasia’yı alacağına inanır. Zarif, cesur, güzeller güzeli ve Agniyeşka’nın olmadığı her şey olan Kasia. Dünyadaki en yakın arkadaşı. Ve onu kurtarmanın hiçbir yolu yoktur.
Ancak Agniyeşka’nın korkusu yersizdir. Çünkü Ejderha geldiğinde, alacağı kişi Kasia olmayacaktır.




YORUM

"Kelimelerle anlatılamayacak kadar şanslıymışsın," dedi sonunda. "Ve kelimelerle anlatılamayacak kadar deli, gerçi senin durumunda ikisi aynı şey."


Hani bazı kitaplar olur daha ilk sayfasını okuduğunuz anda işte bu kitap benim kitabım dersiniz. İşte Kökler daha ilk sayfadan, ilk cümleden böyle bir etki ile çarpıyor okuyucuyu.
Normalde retelling okurken hep uyarlanan konuda kalır aklım, böyle olacak, bu olacak diye sürekli kendimi kurguya hazırlarım. Ama Kökler bu düşüncelerimi tamamen yıktı. Çünkü ana kurgu uyarlama olarak kalsa da karakterler, onların fikirleri, kurgunun gidişatı giderek farklılaşıyor. Yazar, ana masalı yeniden yaratıp, daha karanlık daha tutkulu ve daha heyecanlı bir hamurla yoğurup "daha" çekici hale getirmiş. Kökler bunun içindir ki hem uyarlama hem de uyarlama değil bana göre.

Konudan bahsetmek istemiyorum, çünkü ne kadar kurguya dalarsam o kadar çok övgüye boğacağımı hepimiz biliyoruz. Kökler, fantastik kavramını daha farklı bir yöne taşıdı benim için. Bir an bile heyecan kesilmiyor. Sürekli elimiz ağzımızda, tüm bunlar nasıl oldu hadi ama diyerek en başa dönüyoruz. Karakter gelişimi, onların hayatlarına yön veriş şekilleri gözümüzün önünde yavaş yavaş şekilleniyor ve ana olaya bir şekilde bağlanıyor. Bir an bile tahmin yapamıyoruz çünkü elimiz de hiçbir şey yok. Nereden tutsak oradan kaçırıyor yazar kurguyu bizden. Eh bu yüzden çok sevdim anlayacağınız üzere, üstelik karakterler arasında ki tutkuyu en üst noktaya taşıyıp, nefeslerimizi tutturduğu için daha da çok sevdim. Çünkü bilirsiniz sizi her tavrı ile ayakta tutan, gözlerinizi koskoca açmanıza sebep olan yazar iyi bir yazardır.

9 Aralık 2018 Pazar

Rüya Dağıtan Çocuk - Kitap Yorumu



ARKA KAPAK

Acı bir olayla kesişen iki hayatın, apayrı dünyalara ait iki genç insanın umutsuz aşk hikâyesi… Christmas, İtalya’dan Amerika’ya göçtükten sonra fahişelik yaparak geçinen genç bir kadının gayrimeşru oğludur. Anne oğul, kendi ülkelerindeki toprak sahiplerinin zulmünden kaçtıktan sonra New York’ta çetelerin hüküm sürdüğü yoksul bir göçmen mahallesinde yaşam mücadelesi vermektedir.  Ruth, şehirdeki zengin bir Yahudi ailenin kızıdır. Bir gün korkunç bir şekilde tecavüze uğramış ve ağır yaralanmış halde bulunur. Genç kızı bulup hayatını kurtaran ise Christmas’tan başkası değildir.  Aralarındaki farklılıklar nedeniyle birlikte olmaları imkânsız görünse de Christmas, Ruth’a olan tutkusundan vazgeçmeyecektir. Her türlü tehlikeyi göze almaya hazırdır. Hayat şartları Ruth’u ondan kopardığında ise onu bulmak için elinden geleni yapacaktır.  Acaba Christmas, bir yandan radyonun ve Broadway tiyatrosunun büyülü dünyasında şöhret olma hayalini kovalarken, diğer yandan hâlâ kalbinde taşıdığı Ruth’a kavuşabilecek midir?  Peki Ruth, aldığı büyük yaralara rağmen hayata tutunup genç adamın aşkına karşılık verebilecek midir?  Rüya Dağıtan Çocuk, şiddetin, acımasızlığın ve yoksulluğun içinde yeşeren umudun ve hayallerin öyküsü… “Rüya Dağıtan Çocuk’u okumak çok özel bir yolculuğa çıkmak gibi. Acı ve şiddetin yanı sıra umutla dolu yaşamların öyküsüne tanıklık ediyorsunuz. Luca di Fulvio iyilik ve kötülüğün, dostluk ve ihanetin hikâyesini başarıyla anlatıyor. 




YORUM

"Ruth "Parmaklarımla sadece dokuza kadar sayabilirim," dedi zorla gülerek. Bu gülüşte, bir gece içinde büyümek zorunda bırakılmış küçük bir kızın olanları umursamamaya çalışan gerginliği vardı.


Christmas alçak sesle, "Eğer öğretmenin ben olsaydım..." dedi. "Matematiği senin için değiştirirdim."


Rüya Dağıtan Çocuk'u o kadar uzun sürede okudum ki sanki karakterlerle birleşmiş, onların olduğu ortamda onlarla birlikte yaşamış gibiyim. Ayrıntılı bir yorum yapmak istemiyorum çünkü kitap uzun bir okuma serüvenine sahip olsa da içimden sadece "Güzeldi be, yani güzeldi daha nasıl anlatılabilir ki." demekten başka hiçbir şey gelmiyor.

İyi insanları, kötü insanları, suçluları, fahişeleri, pezevenkleri, suç çetelerini, siyahileri, beyazları herkesi herkesin gözünden anlatıyor Rüya Dağıtan Çocuk. Hepsiyle birleşip bir bütün oluyoruz okurken, sonunda ise içimizdeki pislikleri bir bir temizleyip hayalleri için yaşayan bir adama dönüşüyoruz.

İlk başta yürek burkan bir hikaye ile başlayıp sonra yetmezmiş gibi kalbimizi parçalayıp ardından hiçbir şey olmamış gibi kalbimizi tamir eden ve içinde büyük bir umudu barındıran bu kitap sanırım hatırladıkça beni gülümsetecek. Her şeye rağmen var olmanın bu kadar acı bir yolculuğu olduğunu okumanın beni bu kadar ağlatıp kalbimi kuracağını tahmin etmiyordum ben. Çok sevdim, o kadar sevdim ki uzun bir süre ne anlatacağım ki, kimseye anlatmayayım sadece bana özel olsun deyip durdum. 🙊 Ama sevdiğim bir kitabı sizinle paylaşmazsam da içim hiç rahat etmezdi.


Umarım okuyup sizler de benim kadar seversiniz. 😍

Tut Ki Seni Seviyorum - Kitap Yorumu


ARKA KAPAK

Lisede canlandırmak istediğim rolü biliyordum.
Tüm zorlukların üstesinden gelen kız olacaktım.
 
Herkes bir zamanlar “Amerika’nın En Şişman Genci” olarak bilinen Libby Strout’u tanıdığını sanmaktadır. Ama kimse onun kilolarının ötesine bakmamış, gerçekte nasıl biri olduğunu öğrenmek için uğraşmamıştır. Libby, annesinin ölümünden sonra bir yandan dağılan hayatının parçalarını birleştirmeye, bir yandan da kalbi kırılan babası ve kendi hüznüyle başa çıkmaya çalışır. Ancak artık hazırdır: Liseye, yeni arkadaşlara, aşka ve HAYATIN SUNABİLECEĞİ TÜM FIRSATLARA. 
 
Büyüleyici olacağım. Komik olacağım.
Kimseyle yakınlaşmayacağım.
 
Herkes, bu sözleri mantra belirlemiş Jack Masselin’i de tanıdığını sanmaktadır. Evet, Jack havalıdır ama insanlara istediklerini verme ve ortama ayak uydurma sanatını da mükemmel bir şekilde icra etmektedir. Üstelik kimsenin bilmediği bir sırrı vardır: Yüz körüdür. Kendi kardeşleri bile ona yabancıdır. Eline geçirdiği her malzemeyle yepyeni mühendislik harikaları yaratabilse de kendi beyninin nasıl işlediğiyle ilgili hiçbir fikri yoktur. Bu yüzden havalı görünmeye karar vermiştir.
Her şey Libby’yle tanışınca değişecektir. Acımasız bir eşek şakası yüzünden Libby ile Jack’in başı belaya girince danışmanlık almak ve kamu hizmeti yapmak zorunda kalırlar. İkisi de durumdan hiç memnun değildir ancak şaşırtıcı bir şey gerçekleşir. Birlikte vakit geçirdikçe daha az yalnız hissetmeye başlarlar.
 
Çünkü bazen birisiyle tanıştığınızda dünya değişir…




YORUM


"Hareketlerini biliyorum. Bana bakışını biliyorum.Beni gördüğünü görüyorum ve bana o şekilde bakan bir tek sen varsın. İster yakınında ister uzağında olayım, bunu düşünmek veya yapbozun parçalarını birleştirmek zorunda hissetmiyorum. Sadece sensin. Bildiğim tek şey bu."


Tut Ki Seni Seviyorum, Prosopagnozi yani yüz körü olan bir oğlanın ve "Amerika'nın en şişman genci" diye bilinen kızın kendilerini bulma hikâyesi diye kısaca özetlenebilir bence.

Jennifer Niven'ı ben de herkes gibi Hayatın Kıyısında kitabı ile tanıdım. Hayatın Kıyısında'nın değindiği durumları falan beğenmiştim ama bende büyük etki denilen o hissi bırakmamıştı. Ben de elimde diğer kitabı varken bir kez daha yazara şans vermek istedim ve iyi ki vermişim dedim Tut Ki Seni Seviyorum'u bitirince.

Yazarın kalemini seviyorum ben. Güncel dizilere atıflarını, dünya edebiyatından kitaplara kitabında yer vermesine de bayılıyorum. Bu onu hem özgün hem de hoşlanılabilir kılıyor gözümde. Cümlelerle oynayışı, eğlenceli ve tuhaflık derecesinde yumuşacık kelimelerini okurken bir ara bulutlarda süzüldüm diyebilirim.

Ama bu naif kalemi haricinde kitabın bende bu kadar yer edinmesinin nedeni karakterleri. Libby ve Jack kendilerine has yaratılmış iki karakter. Tanışmaları, kaynaşmaları, birbirlerine olan desteklerini okuması kalbimi patlatacaktı neredeyse 😂 Jack'ın akran zorbalığından kaçarken Libby'nin bu durumla kıyasıya mücadelesi okuması en keyif veren olaylardan biriydi. Tek sıkıntım "beden olumlaması" yaparken yazarın bunu gözümüze gözümüze sokakarak Libby üzerinden devam ettirmesi. Ben bu tür destek konulu kitaplarda olumsuzluğun göze sokarak değil de yavaşça hikâyenin içine yedirilerek verilmesi taraftarıyım. Ama bu durum yine de kitabı delicesine sevmeme engel değil tabi ki.


Bitirdiğimde de kitapla ilgili küçük bir alıntıya denk geldiğimde hissettiğim tek şey beni çok mutlu ettiği olacak Tut Ki Seni Seviyorum'un. Gerçekten mutlu olmak isteyip eğlenceli, naif bir kurgu arıyorsanız bu kitap bence tam aradığınız kitap. 

5 Aralık 2018 Çarşamba

Eleanor Oliphant Gayet İyi - Kitap Yorumu


ARKA KAPAK

Eleanor Oliphant hayatta kalmayı başardı.
Ama yaşamaya nasıl devam edeceğini bilmiyor.

Bu hayatta kalbini açtığın kadar mutlu olursun.

Oldukça basit bir hayatı var Eleanor’un. İşe giderken her gün aynı kıyafeti giyiyor, öğle yemeğinde aynı yemeği yiyor ve her cuma işten dönerken hafta sonu evde içmek için iki şişe votka alıyor. Dışarıdan bakıldığında mutlu bile görünebilir. Dikkatle programlanmış hayatında hiçbir eksik yok. Ama bazen de... sanki koca bir boşluğun içindeymiş gibi.
Eleanor’un etrafına ördüğü duvarlar çocukluğundan beri ilk kez, tatlı acı bir olayla yıkılma şansı buluyor. Şimdi hiç kimsenin garipsemiyor gibi göründüğü bu zor dünyada nasıl yolunu bulacağını öğrenmesi gerek. Ve bunun için de hayatı boyunca görmezden geldiği, zihninin kuytu ve karanlık köşeleriyle yüzleşecek cesareti bulmalı...
Değişim bazen iyi bazen kötü olabilir. Yine de günleri dünyadan soyutlanıp saklanarak geçirmekten iyidir, değil mi?
Eleanor Oliphant Gayet İyi, yalnızlığın yıpratıcı etkisini ve küçük inceliklerin ne büyük değişikliklere yol açtığını anlatan farklı bir hikâye.




YORUM

"Yüzümün sirk ucubelerininkine benzeyen yanıyla, yani yaralı tarafımla yaşamak bile yangında ölmekten daha iyiydi. Yanıp kül olmamıştım. Küçük bir Zümrüdüanka kuşu gibi alevlerin içinden çıkmıştım. Parmaklarımı yara dokusu üzerinde dolaştırıp çizgileri okşadım. Yanmadım anneciğim, diye düşündüm. Alevlerin içinden geçtim ve yaşadım.

Kalbimde de yüzümdekiler kadar büyük, beni çirkinleştiren yara izleri var. Onların orada olduklarını biliyorum. Umarım biraz yaralanmamış dokular kalır; sevginin gelip gidebileceği bir parça. Umarım."

.


Eleanor Oliphant ile tanışın. Her gün işe gidip yiyeceği yemekleri günlere bölen, hafta sonlarını ise bir şişe votka ile geçirerek hayatının tekdüzeliğinden asla sıkılmayıp bunu bir görev gibi yerine getiren, tek amacı hayatının aşkının karşısına en güzel hâliyle çıkarak onu etkilebileyeceğini düşünen kadınla.

Eleanor Oliphant Gayet İyi, Eleanor'un hayatı gibi ilk başta tek düze, ağır bir şekilde ilerliyor. Kitabın yoğun, buruk havası olduğu için de 50 sayfa azıcık sıkılıp bir şeylerin olmasını bekliyorsunuz ancak eliniz bomboş kalıyor çünkü Eleanor Oliphant Gayet İyi bir kurgu kitabından çok kendini bulma hikâyesi. Tatlı-kaçık kahramanımız Eleanor çok yalnız bir karakter. Birilerine sarılmasını bilmiyor. İnsanlar ona güzel bir tepki verince karşılığında ne tepkiler vereceği hakkında hiçbir fikri yok. Bu da kalbimizi kırıyor kitap boyunca işte. Eleanor'un yalnızlığından sıyrılmasını, verdiği tepkileri bazen kahkahalarla bazen de ağlayarak kitap boyunca izliyoruz.

Kalbimi kıran kitapları okuyup bitirince gözümün görmeyeceği bir yere kaldırdığımdan bahsetmiştim sanırım 😂 Eleanor her ne kadar kalbimi kırıp parçalasa da defalarca okuyup asla bıkmayacağım kitaplardan birisi işte. Varın siz düşünün ne kadar çok sevip böyle kalbimin içine sokup kitaba defalarca sarılma isteğimi.

Bazı kitaplar okuyucuyu mutlu eder, bazıları sinirli hissettirir, bazıları hüzünlü. Eleanor Oliphant Gayet İyi bütün duyguları içinde barındıran nadir kitaplardan biriydi benim için. Bir kitabı okurken hem mutlu olup hem de deli gibi ağladığımı hatırlamıyorum ben.

Seni seviyorum Eleanor.
Kaçık oluşunu.
Yalnızlıktan doyasıya hoşlanmanı.
Takipçi bir sapık oluşunu.
Kusurlarınla gurur duymanı.
Ön yargılarınla yaşadığını kabul edip bunu telafi etmek için çabalayışını.
İçimizden biri oluşunu.

Unutulmayacak karakterle arasında en başı çekiyorsun artık.


6 Kasım 2018 Salı

HAYATIN KIYISINDA - KİTAP YORUMU


TANITIM

Yaşamayı, ölmek isteyen bir çocuktan öğrenen bir kızın hikâyesi…
 

 
Ölümü büyüleyici bulan Theodore Finch sık sık kendini öldürebileceği yöntemler düşünür ancak her seferinde, küçücük bir güzellik bile ona engel olur.
                                  
Violet Markey ise yaşadığı kasabadan ve ablasının ölümünün yarattığı dayanılmaz acıdan kaçmak için mezuniyetine kalan günleri sayarak geleceği dört gözle beklemektedir.
 
Finch ve Violet okullarındaki çan kulesinin tepesinde karşılaştıklarında kimin kimi kurtardığı belirsizdir. Bu tuhaf ikili, bir proje ödevinde eşleştiklerinde yol onları nereye götürürse; tıpkı hayat gibi büyük, küçük, tuhaf, güzel, çirkin, şaşırtıcı yerlere giderler. Kısa süre sonra, Finch yalnızca Violet’layken kendi olabildiğini; tuhaf, eğlenceli, hayatı doyasıya yaşayabilen ve ucubelikten uzak bir gence dönüştüğünü keşfeder. Violet da yalnızca Finch’leyken günlerin hesabını tutmadan yaşayabilmektedir. Ancak Violet’ın dünyası büyürken Finch’inki küçülmektedir…





YORUM

Beynim en anlaşılmaz düzenek; dur durak bilmeden vızıldıyor, uğulduyor, yükseliyor gümbürdüyor dalıyor ve çamura gömülüyor.
Peki niçin?
Bunca tutku neden?


Kitaplığımda uzun zaman önce alıp okuyamadığım kitapların birçok nedeni var. Ama iki ana kategoriye ayırırsak acı çekmek istemediğim için okumadığım kitaplar ve zamanının gelmesini beklediğim kitaplar şeklinde liste hazırlayabilirim.

Eh, Hayatın Kıyısında'nın hangi kategoriye girdiğini ufaktan anlamışsınızdır zaten okuyanlar olarak. 😂

Geçen günlerde öylesine muhabbet ederken okuma grubumuzla gaza gelip artık yara bandını çekmek istediğimize karar verdik ve şimdi kitap hakkında düşüncelerimi yazmak için buradayım.😂 Hayatın Kıyısında çok çok çok özel bir kitap değil, çok güzel bir kitap değil, eğlendiren, üzen, ağlatan bir kitap da değil... Sizi bir yerden yakalayıp suratınıza okkalı bir tokat atan, sonra hiçbir şey olmamış gibi yolunuza devam etmenizi tavsiye eden bir kitap.

İlk başlarda hani ağlayacaktım, içim parçalanacaktı, bu abartılı yorumların hiçbirini kaldırmıyor diyerek okudum kitabı. Beklediğim gibi değildi. Bana bir ders vermesini, ders veremiyorsa da bende bir iz bırakmasını istedim kitabın okurken. Ama fark ettim ki amacı ne ders vermek ne güldürmek ne ağlatmaktı. Kitabın amacı okuruna "empati" yeteneğini kazandırmaktı bana göre.

Kitapta -spoiler değil kesinlikle- yardıma muhtaç iki genç var ve onların hayatla olan mücadelelerini, birbirlerinden destek almalarını, bu birliktelikle iyileşmelerini umarak okuyoruz. Bu yüzden de bu 'umut' kitabın sonunda bizi ağlatıyor, kırıyor. Ama teşekkürler kısmını okurken dank diye kafamızda bir ışık beliriyor. Amaç bu değil, sakin ol daha bitmedi diyerek kitaba veda ediyoruz. Ama kitabın suratına bakınca bile içten içe isyan edebiliyoruz çünkü yazar istediğimiz şeyi vermiyor, bizlerin kalan karakter gibi bu sonla mücadele etmemizi istiyor.

Yazarın çok naif bir kalemi var. Hisleri, duyguları, karakterlerin ruh hallerini çok güzel ele almış. İçindeki şiirsellik, dünya edebiyatına atıflar okurken biz kitap severleri kalbinden vuruyor.


Kitabı sevdim. Ama beni umutlandırmasını sevmedim. Finch'i sevdim, Finch'in o küçük umudunu sevdim. Ama yardım çağrılarının hiçbir şekilde karşılık bulamamasını sevmedim.
Kitabın kalbimi bir şekilde kırıp bunu ah, lütfen hayat devam ediyor tatlım havasını sevmedim.
Eh, anlayacağınız üzere hislerim karmakarışık ama kitaplığıma baktığımda gülümseyerek hatırlayacağım bir kitap olacak Hayatın Kıyısında.



Bu benim dünyam. Her şey kararlaştırılmış, her şey hazır... Köklerim
var ama akıyorum... ‘Gel’ diyorum, ‘gel.’”
Aklıma gelen ilk karşılığı yazdım: “Kal,” diyorum, “kal.”

19 Nisan 2018 Perşembe

CADILARIN KEŞFİ - KİTAP YORUMU (A DİSCOVERY OF WİTCHES #1)


ARKA KAPAK

Olağanüstü güçlere sahip bir cadı, imkânsızlıklara direnen yasak bir aşk
ve her şeyi başlatan gizemli bir elyazması
Oxford’un Bodleian Kütüphanesi’ndeki kitap raflarının arasında araştırma yapan genç akademisyen Diana Bishop, tesadüfen simyacılıkla ilgili eski bir elyazması bulur. Köklü ve seçkin bir cadı ailesinden gelen Diana’nın yaptığı bu keşif yeraltında doğaüstü bir karışıklığa sebep olarak iblis, cadı ve vampirlerin kısa sürede kütüphaneye doluşmasına yol açar. Diana, yüzyıllardır aranan bir hazine keşfetmiştir ve her şeyi yoluna koyabilecek tek kişi de yine kendisidir. Bu zorlu mücadelede en büyük destekçisi ise onu hiç yalnız bırakmayan, her türlü fedakârlığı göze alıp kendi soyunun karşısında duran meslektaşı, vampir Matthew olacaktır.





 ”Onu affetmek zorundasın. İncinmeni istemiyordu.”
“Ben çocuk değilim, Diana. Annemin beni kendi karımdan koruması gerekmez.”
“Bir şey mi kaçırdım? Biz ne zaman evlendik?”
“Eve gelip sana, seni seviyorum dediğim anda. Belki mahkemede resmen kabul olmaz ama vampirler için biz evliyiz.
“Sana telefonda seni seviyorum dediğimde, senin de bana karşılık verdiğinde değil de yalnızca eve gelip yüzüme karşı söylediğinde mi oldu bu?”
“Vampirler, aslanlar ya da kurtlar gibi çiftleşir. Dişi, eşini seçer, erkek de onaylar, işte bu kadar. Hayat boyu çift kalırlar, topluluğun geri kalanı da onların bağını onaylar.”
“Ah,” dedim hafifçe.
“Ama sen vampir değilsin. Seni karım olarak düşünmemin sakıncası var mı?


Hani bazen kal gelir, bir süre kitap okuyamazsınız, kitaplar sizin için kaçış olurken okumak birden eziyet hâline gelmiştir. Heh, işte öyle bir dönemimde sadece küçük bir alıntı ile çekildim Cadıların Keşfi'ne. Açıkçası ne bitireceğimden ne de beğeneceğimden umudum vardı çünkü tamamen en kötü anımda elime almıştım, bir de açıkçası çok güvenmiyordum kurguya. Eh yani vampir mi kaldı artık, bir de cadılar varmış meh! deyip kitabı adeta harcamak için elime aldım.

M E H! D E D İ M ve tükürdüğümü afiyetle yedim.

Pişman da değilim!

Cadıların Keşfi, kısa bir zaman dilimi içerisinde geçse de kitaptaki ayrıntılı tarih ve bilimsel anlatıları nedeniyle geniş bir okuma serüveni içeriyor. Ha, bu şey değil tabi ki kurgu ilerlemiyor, yazar sadece bilgi verip okuyucuyu bu bilgiler ile sıkıp bunaltıyor. Karakterlerin ve kurgunun içine, hikâyeyi oluşturacak bütün ayrıntılı bilgileri yavaş yavaş okuyucuya sindiriyor. Her bir tarih bilgisi ve her bir bilimsel ayrıntı kitabın bir noktasında illa ki karşımıza çıkıyor. O yüzden kitabın hiçbir noktasında "sıkıldım" kelimesini dillendiremiyorsunuz, çünkü aklınıza bile gelmiyor.

Cadıların Keşfi, paranormal üç türün gizlice yaşamını sürdürdüğü dünyada her türü ilgilendirecek gizemli bir el yazması kitabı, genç bir akademisyen ve ayrıca cadı olan Diana'nın bulması ile başlıyor.

Bu keşif, köklü bir cadı ailesine mensup, güçlerine arkasını dönmüş Diana için çok önemli bir olay olmasa da, bilmeden bütün türleri karşısına almış ve bunu düzeltmek ve el yazmasının sırrını çözmek için düşman tür olan vampir ırkına mensup akademisyen Matthew ile birlikte hiç dâhil olmak istemediği olayların içinde kendini buluyor.

Aslında konumuz bu kadar kısa ve basit bir şekilde dillendirilse de okuması gerçekten zorlu, olay ve kurgu açısından âdeta kapağı kilitli bir kutu bana göre. Çünkü kitabın başında hâkim olduğumuz şeyler bilimsel ve tarihi olaylar ile desteklenince yalana çıkıyor ve tahmin ettiğimiz, bu olacak işte dediğimiz noktalar yüzünden kitap sonunda elimiz bomboş bir şekilde öylece kalakalıyoruz.


Cadıların Keşfi'ni okumak başlı başına bir serüven, bu yüzden de hızlı hızlı okumak yerine yavaş yavaş sindirerek okumanın daha doğru olduğunu savunuyorum. Çok bilgi çok detaylı kurgu ve bol karakter olunca hızlı okumanın hiçbir yararı olmuyor, unutup gidiyorsunuz ve illâ ki karşımıza çıkacak bir olayı unuttuğumuz için kafamızdaki soru işaretlerinden zerre kurtulamıyoruz.

Kitabın kurgusunu ne kadar konuşursam konuşayım boşluk bir şey bulamadığım için kitabın bana göre en farklı yönlerinden biri olan karakterlerine değinmek istiyorum.

Bazı kitap karakterleri bence kitabın kurgusunun içinde değil de haricinde düşünülmeli, eh işte bu karakterlerden birisi de sapyoseksüellerin tam anlamıyla gözlerinden kalpler çıkartacak, kalbimizi un ufak edip yerlerde tepinse bile sesimizi çıkarmayacağımız serinin ilk kitabının yıldızı Matthew bana göre.

Bir adam düşünün yüzyıllar (bin de olabilir bilmiyorum 😂) boyunca yaşamının tamamını bilime ve türlerin kökenini bulmaya adayıp vampir olduğu hâlde tıp ile ilgilenip kalplerimizi eriten bir tam zamanlı bir doktor, zekâsı ile hayrete düşüren bir bilim adamı, dehşete düşüresi koku algısı ile usta bir yarı zamanlı şarap tadımcısı, rahatlamak için yoga yapıp tam bir anne kuzusu, sevdiceğinin kedisine "ma petite" diyerek okuyucuyu tam anlamıyla bu kadar da olmaz dedirten dağlara taşlara haykırmamızı sağlayan aşık olunası bir herif. Ha işte bu adamı düşündünüz mü, çok tatlı ve hayran olunası, değil mi? Ama bunların dışında sizi çıldırtacak bir haberim var ki bu adam aşırı sahiplenici bir âşık, ayrıca gözleri ve kalbi kadınından başkasını göremediği için tamamen hata yapmaya meyilli bir karakter. Matthew tamamen kusursuz bir kusurlu olarak yaratılmış ve bu olay o kadar çok sevdiğim bir şey ki kitabın konusunu sevmeseydim bile sadece Matthew için beşi basabilirdim.

Matthew aşırı derece düz bir karakter (düz heriflere aşığım), eğrisi doğrusu yok. Kendi içinde sakladığı birçok yalanı ve sırrı olsa da bunu sadece sevdiği kişilerin yararı ve zararına göre ortaya çıkarıyor. Koruma iç güdüsü gibi bir şey bu. Bazen tam anlamıyla şapşal bir âşık bazen de tuttuğunu koparan bir alfa olması Diana'yı ne kadar kendine hayran bıraktıysa biz zavallı okurları bunun bin katı falan bırakmıştır herhalde. Kitabı bitirdiğimden beri kalbimde kelebeklerim eksik olmuyor.(Ah, zavallı minik Matthew'siz kalbim 😭)
.
Bir yazarın hem karakterlerini hem kurgusunu dengede tutmasına her zaman hayret etmişimdir. Deborah Harkness bunu tam anlamıyla başarabilen sayılı yazardan birisi bence.

Kurgunun gidişatı aşırı derecede merak edilesi, çünkü kitabı bitirdiğimde tam anlamıyla elim ve beynim bomboş kaldı.
Hakkında en ufak bir fikir yürütemiyorum, ne dersem yanlış çıkacakmış gibi his var içimde.

Zeki karakterler, zekice işlenmiş bir kurgu, kusursuzluğun aslında birçok kusuru beraberinde getirdiğini en iyi şekilde anlatan fantastik kurgu okumak isterseniz Cadıların Keşfi'ni okumanızı bütün kalbimle öneriyorum.

Lütfen okuyun.
Ama Matthew'e aşık olmadan.
O benim.
B E N İ M ! 😂

14 Şubat 2018 Çarşamba

KAPLUMBAĞA KABUĞUNDA DÜNYA - KİTAP YORUMU


ARKA KAPAK

Nadir olan, sizinle aynı dünyayı gören birini bulmaktır.
On altı yaşındaki Aza, kaçak milyarder Russell Pickett’ın peşine düşmeye hiç de niyetli değildi aslında. Düşüncelerini ve dünyasını ele geçiren korkularıyla uğraşmak yeterince zordu zaten. Ancak bulana yüz bin dolar ödül vereceklerdi ve En İyi ve Korkusuz Arkadaşı Daisy paraya göz koymuştu bir kere. Böylece birlikte evlerinin yakın, dünyalarının uzak olduğu Pickett’ın oğlu Davis’in yanına gittiler. 

Aza çabalıyordu. İyi bir evlat, iyi bir arkadaş, iyi bir öğrenci, hatta iyi bir dedektif olmaya çabalarken bir yandan da daraldıkça daralan düşünce sarmalının içinde sıkışıyordu… 

Yeni kitabı uzun zamandır dört gözle beklenen John Green sevgi, direnç ve ömür boyu sürecek arkadaşlıkları konu aldığı bu romanında Aza’nın hikâyesini sarsıcı ve gözü kara bir açıklıkla paylaşıyor. 


“Şeytanlarınızla yaşamayı öğrenmek ve mükemmel olmayan benliğinizi sevmek üzerine bu roman çok yerinde ve çok önemli.”


YORUM

Antik Yunanlıların mavi için kullandıkları bir kelime yokmuş. O renk onlar için yok hükmündeymiş. Onu karşılayan bir kelime olmadığından onu görmemişler.

Sürekli onu düşünüyorum.Onu gördüğümde midem altüst oluyor. Ama bu sevgi mi yoksa kelime karşılığı olmayan bir şey mi? 


Kaplumbağa Kabuğunda Dünya, elinize aldığınız anda bu kitap kesinlikle bu yazarın kitabı diyeceğiniz, klasikleşmiş bir John Green eseri.

John Green, okumayı sevdiğim, özellikle genç kesime hitap eden yazarlardan birisi. Okuyucu yormadan, belki de "her kesime" hitap eden bir sorunu büyüleyici dili, içten kurgusu ile anlatabiliyor. Öyle ki istemeseniz bile kitabında bahsettiği sorunları bir şekilde araştırırken buluyorsunuz kendinizi.

Kaplumbağa Kabuğunda Dünya, ana karakteri Aza'nın bir nevi hayatı bir ucundan yakalamaya çalışma öyküsü. Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan Aza, sürekli virüs kapacağı endişesiyle yaşayan ve bunu sonucunda farkında olmasa bile kendine zarar veren bir karakter. Yıllar sonra çocukluk arkadaşının babası birden bire ortadan kaybolunca, en yakın arkadaşı ile dedektifçilik oynayıp bu gizemin peşine düşüyorlar ve kitabımız böylece başlıyor.

Kitabımız, her John Green kitabı gibi olabildiğince durgun, tamamen fikirlere ve düşüncelere odaklı ilerliyor. Ama bu akıcılığından zerre bir şey götürmüyor bunu açıkça söyleyebilirim. Her satırın altını çizip yüzünüzde hüzünlü bir gülümseme ile dalıp gidiyorsunuz kitaba.

Aza, her insanın başına gelebilecek bir sorundan muzdarip. Sorunu çözmeye çalışmıyor, bununla yaşamayı öğrenmeye çalışıyor bir nevi. John Green de aslında bunu aktarmak istiyor kitabında okuyucuya, bir sorununuz olabilir, bu çok normal, bu duruma önlem almak zorunda hissettiğinizde mutlaka yardım alın ama sorunun hayatınıza vurgun yapmasına da izin vermeyin. Yaşayın, "sorun"u hayatınızın problemi yapmaktan çok onunla birlikte yaşamayı öğrenin.

Şu zamana kadar John Green hayranı bir okur olmadım. Ama yazarı sevdiğimi, kaleminin hissettirdiklerinden hoşlandığımı söyleyebilirim. Günümüz gençlik problemlerini bir kurguya döküp her yaştan kesime hitap etmeyi başardığını net olarak görüyorum.

Uçuk bir sonun ya da hayatı yaşamaya engel teşkil edecek bir hikâyenin yazarı değil John Green. Okuyucuya gerçekleri, Kaplumbağa Kabuğunda Dünya'da olduğu gibi açıkça aktarıyor. Kandırmıyor. Hayal kurdurmaktan öte çözüm odaklı bir yazar. Bu yüzden de ana kurgusunun eksiği olsa bile fikirleri, naif kaleminin etkileyiciliği ile her yaştan okuyucuya öneriyorum ben.

30 Ocak 2018 Salı

ILLUMINAE - KİTAP YORUMU ( ILLUMINAE FILES_01 )



ARKA KAPAK

ÖNCE HAYATTA KAL, SONRA GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKAR.

Sabah, Kady erkek arkadaşı Ezra’dan ayrılmaktan daha kötüsünün başına gelemeyeceğini düşünüyordu. 
Öğlen, gezegeni istila edildi.
2575 yılında uzayın çoğunu hâkimiyeti altında tutan iki megaşirketten ― *******ve  *******― biri, Kady ve Ezra’nın gezegenini yok ederek galaksilerarası bir savaş başlatır. Binlerce mülteciyle beraber sığıştıkları gemilerden oluşan ufak filonun peşindeki düşman savaş gemileri ilk başta en büyük sorunları gibi görünse de ortaya daha büyük tehditler çıkacaktır.

Ölümcül bir ******** ortaya çıkmıştır, filonun onları koruması gereken yapay zekâsı düşmanca adımlar atmaktadır, komuta kademesi ciddi sorunlar olduğunu inkâr etmektedir. Kady gerçeği açığa çıkarmak için bir veri hengâmesine dalmışken mültecileri kurtarmakta ona yardım edebilecek tek kişinin Ezra olduğunun farkına varacaktır: Bir daha asla konuşmayacağına yemin ettiği eski
erkek arkadaşı.


BRİFİNG NOTU: E-postalar, şemalar, askeri evraklar, özel mesajlar, tıbbi raporlar, röportajlar ve bunun gibi pek çok hack’lenmiş belge üzerinden anlatılan Illuminae, dengesi bozulan hayatlar, gerçeğin bedeli ve sıradan insanların kahramanlıklarına dair dur durak bilmeyen, aksiyon dolu bir destanın ilk kitabı.





YORUM

"Kapılar dönerek kapanırken, "Hey, Üsteğmenim, dedi.

"Evet, Çavuş?"

" Ezra Mason'ı görürsen, ilk çocuğunun adının James olacağını hatırlat. Ya da Jamette." Göğüs cebine vurdu. "Ve ona endişelenmemesini söyle. Astro-Prenses beni sıcak tutar."

"Astro - Prenses mi?"


"O ne demek istediğimi anlar."


Bazı kitapları bazen tek bir cümleyle bile özetleyebilirsiniz. Bunun nedeni beğenmediğiniz için falan değil, yanlış anlamayın. Sadece o kadar yoğun duygular ile doludursunuz ki bütün kelimeler boğazınızda düğüm düğüm olur. İşte, benim bu sene boğazımı, kalemimi düğüm düğüm eden kitaplardan birisi İlluminae.

Kitap bittiğinden beri ağzımdan "Dehşete düştüm." cümlesinden başka hiçbir şey çıkmadı. Bu iki kelime kitabı adeta özetliyor, bir de üstüne özümsüyor bana göre.

Kitabın klasikleşmiş hiçbir yanı yok. Tamamen orijinal fikirlerle dolu. Elimizde ilkleri tutuyor gibiyiz adeta. Kurgumuz seriye adını veren dosyalardan oluşuyor. Aslında biz geçmiş bir olayın belgelerini, her bir detayı ile elimizde tutuyoruz.

İlluminae, farklı bir evren üzerinde yaşanan felaketi ve o felaketten uzaklaşmak isteyen bir halkın mücadelesini konu alıyor. Distopik öğeler tabi ki var. Ama kitabımız daha çok bilim kurgu ve genç yetişkin türünün birleşimi. Ancak şöyle bir şey var ki yazarlar kitabın ana türlerinin üstüne okuyucu tamamen mahvetmek amacıyla dram, okurun içini sımsıcak eden bir romantizm ekleyerek kitabı okurun gözünde daha da çekici kılıyor.

Dosyanın içindeki belgeleri okurken ilk 150 sayfa alışamıyoruz kitabın diline. Kafamız karışıyor. Terimler beynimizi bulandırıyor. Ve en başta asıl olacak olayı bize çaktırmıyor yazarlar. Bu yüzden en azından benim için bu söylediğim ilk 150 sayfa kafa karıştırıcı olmaktan başka bir şeye yaramıyor. Ama o sayfalardan sonra belgeler çeşitli sırlar, dehşete düşürecek bir olay ile -abartmıyorum okuru bir yandan çığlık attırıp diğer yandan ağlatarak asıl olaya giriş yapıyor.

Kurgunun gidişatı, karakterlerin kitaba renk veren eğlenceli tavırları ve sürekli söylediğim, dehşete düşüren asıl olay birleşince İlluminae benim için tam anlamıyla okuduğum en özgün kitaplardan biri hâline geldi.

 Ciddi söylüyorum bu kadar abartılmasının sadece ilginç kapak tasarımı ve ortamda çokça rastlanan "sevmek için sevmek" olayına bağlamıştım. Çünkü biliyorsunuz her abartılan kitap mutlaka olmuş bir kitap olmuyor.

Ama bu kitap hiçbir kusur barındırmadan tamamen özgün fikirler ile donatılmış bana göre. Ne tamamen mekanik, ruh bulundurmadan ana konuya odaklanmış bir bilimkurgu kitabı ne de ergen neslin çalkantılı romantik ilişkilerini barındıran klişe bir gençlik kurgusu. Bu iki türü tam dozunda esprili bie dil ile harmanlayarak vazgeçilmez bir iş çıkarılmış. Üstelik -ufak bir spoiler vereyim- sonunun kafamızda soru işareti bırakmadan bizi mutlu ederek bitmesi de cabası.

Her zaman söylerim bir kitabın karakterleri leş, kurgusu kötü olsa bile benim için hissettirdikleri asıl önemli şeydir. İşte İlluminae hem karakterleri hem kurgusu hem de hissettirdikleri açısından eşsizdi.

Bunu içindir ki türün seveni, sevmeyeni, herkese sırf hissettirdikleri için mutlaka okumalarını öneriyorum.

Devamını ise merakla, heyecanla bekliyorum.

Sevgiler.

25 Ocak 2018 Perşembe

BRONZ ATLI - KİTAP YORUMU (THE BRONZE HORSEMAN #1)



ARKA KAPAK

Bu kısacık ömürden korkmayacağım, başımı eğmeyeceğim, dik durmanın bir yolunu bulacağım. Kapımı her şeye kapatacağım, Alexander. İçimde yalnızca sen kalacaksın...

Şarkılar söyleyip hayaller kurmaktan başka işi olmayan on yedi yaşındaki dünyalar güzeli Tatyana, Almanların Rusya'yı işgal ettiği 1941 yazından sonra hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağından habersizdir. Çünkü savaşa girdiklerini öğrendikleri gün hayatının mucizesiyle karşılaşmıştır; yakışıklı ve gizemli Kızıl Ordu subayı Alexander Belov… 

Birbirlerine ilk görüşte âşık olan Tatyana ile Alexander ateş ve baruttur, bir kuşun iki kanadı, gece ve gündüz, toprak ve çiçek… Fakat aşk da hayat gibi, asla göründüğü kadar kolay değildir. Hatta onlarınki aşkların en zorudur çünkü Tatyana'nın biricik ablası Daşa da genç adama sırılsıklam âşık olmuştur. Onları bekleyen o korkunç savaş, kış, açlık ve ölümcül sırlar, imkânsız aşklarının verdiği acının yanında bir hiç kalacaktır. 

Bronz Atlı, Tatyana ile Alexander'ın hikâyesi. Başlarına bombalar yağarken kalpleri aşk için çarpanların hikâyesi. İhanetin olduğu kadar fedakârlığın da hikâyesi. Her satırı hüzünle, tutkuyla ve umutla kaleme alınmış, unutulmaz bir aşk ve savaş destanı…


Avucunu aç, içine benim için bir öpücük kondur ve sonra elini kalbine bastır.



"Gerçek aşkımı Kama kıyılarında buldum, " diye fısıldadı genç kızın gözlerinin içine bakarak.

"Ben de gerçek aşkımı Ulitsa Saltıkov-Şcedrin üstündeki bankta oturup dondurmamı yerken buldum."

"Beni sen bulmadın. Beni aramıyordun bile. Seni bulan benim."

"Alexander, sen beni... arıyor muydun?"

"Hem de kendimi bildim bileli..."



Normalde yorum yazmak istediğimde kitapları işaretlediğim yerlerden bir daha okuyup bazı şeylerin netleşmesi açısından not çıkartırım. Klasik bir giriş olacak ama Bronz Atlı'yı tekrardan elime alıp işaretlediğim yerleri okumak benim için resmen zulüm oldu. Okuyup kenara bıraktığım andan itibaren tam olarak bir ay geçti ama kitaptan vebalıymışcasına kaçıyorum.

Bunun sebebi ise kitabın okuru tam olarak mahvetmesi. Başladığımız andan itibaren bir dramın içinden başka bir drama uçarak geçiyoruz resmen. Hiç durmadan. Yazar okuyucuya nefes alma izni bile vermiyor. Parçalıyor, kırıyor. Tamir bile etmeden kurgusuna kaldığı yerden devam ediyor. Aynı zamanda da kitabı diğer türdaş kitaplarından ayırt ederek çok farklı bir kulvar olan "Savaş" ve "Devletler arası siyasi entrikaları" kurguya yedirerek sanki okuru kalbinden vurmamış gibi tedaviyi bir kenara bırakıp kan kaybından öldürmeye mahkum ediyor.

Bronz Atlı iki farklı tip düşünce açısıyla değerlendirilmeli bence. Çünkü salt bir tarihî aşk kurgusu değil elimizdeki. Romantizmin yanında siyaseti, siyasetin getirdiği entrikaları ve bunların hepsinin bir sonucu olan gerçek bir "savaş"ın içinde var olmaya çalışan iki karakterin öyküsü bu.

İşlenen kurgu en başından beri okuyucuya hiçbir detay atlanmadan gerçeklik payıyla yavaş yavaş yediriliyor okuyucuya. Savaşın nereden patlak verdiği, Rus halkının bu olaylara bakış açısı, savaşın sadece "gerçekten" halka zarar verdiği her olayda okuyucunun gözüne gözüne sokuluyor.

Ama şöyle bir var ki kitabın savaş kısmını okumak canımızı aşırı yaksa da yazar durun diyor, daha bitmedi siz okuyucuları mahvedeceğim. Ve önümüze tamamen imkânsız kahredici bir aşk hikâyesi sürüyor.

İşte böyle başlıyor dillere destan Tatyana ve Alexander'ın hikâyesi. Savaşın içinde yaşamaya çalışan halktan bir küçük kız ile halkını korumaya adamış askerin hayran olunası aşkı.



"Elvada, mehtabım, nefesim, beyaz gecelerim, altın ışıltılı güneşim, berrak suyum ve ateşim. Elvada... Umarım daha iyi bir hayata kavuşursun, yüzün tekrar güler, huzuru bulursun. Batı'nın sabah güneşi o güzel yüzüne vurduğunda, bil ki senin için dilediklerim boşuna değildi. Elvada, Tatyana'm, inancını daima koru."


Bronz Atlı'nın daha önce bahsettiğim farklı konular üzerinden kurguyu işleme özelliği dışında bir de romantizmin kitap boyunca okuyucu dize getiren yoğunluğu var. Tek tip bir romantik-dram kitaplarının işleyişinden çok yan karakterler ile işler daha da zorlaştırılınca iki ana karakterin duygularının saflığını daha da iyi anlıyoruz. Zarif cümleler ile duyguların bütün naifliği adeta içimize işliyor okurken.

Okuyup beğendiğim kitaplar için genellikle çok güzeldi deyip kısaca kestirip atabiliyorum. Ama iş Bronz Atlı'ya gelince her bir detayını sanki daha önce bahsedilmemiş gibi tane tane anlatmamak için zor tutuyorum kendimi. Güzeldi fakat bu güzelliği kahredecek kadar gerçekti. Her cümlesini elimi kalbime koyarak, nefes almak için duraklayarak okudum.

Ama şöyle bir şey var ki bir kitabın devamı için ilk defa bu kadar heyecansızım sanırım. Çünkü Bronz Atlı'da çektiğim acı beni bir süre idare edecek durumda. Elbet bir gün okuyacağım ama bir iki ay kendime kitabı yedirme süresi veriyorum. Romantik kitapların kölesi olmuş, drama resmen koşa koşa giden mazoşist okurlara lütfen bu kitabın okuyun diyerek yorumumu burada noktalıyorum.


Sevgiler.

13 Kasım 2017 Pazartesi

GAZAP VE ŞAFAK - KİTAP YORUMU ( THE WRATH AND THE DAWN #1)



ARKA KAPAK

#1 New York Times Çok satanı
Indie Next Listesi Seçkisi, 2015
Amazon En İyi Gençlik Romanı, 2015
New York Halk Kütüphanesi En İyi Gençlik Romanı, 2015
Seventeen Magazine En İyi Roman, 2015
YALSA En İyi Gençlik Romanı, 2016

 Her Şafakta Bir Hayat… 

Cani bir katil tarafından yönetilen bir diyarda, her şafak bir başka aileye kalp acısı getirmektedir. On sekiz yaşındaki Horasan Halifesi Halid her gece yeni bir eş almakta ancak sabaha kalmadan gencecik kadınların hayatına son vermektedir. Can dostu, Halid’in kurbanlarından biri olan Şehrazad, intikam almaya yemin eder ve gönüllü olarak Halid’e gelin gider. Sadece hayatta kalmaya değil, halifenin dehşet saçtığı hükümdarlığı yerle bir etmeye de kararlıdır.
Şehrazad zekâsı ve azmi sayesinde her gece Halid’in aklını çelip büyüleyici hikâyeler anlatarak hayatta kalmayı başarsa da bir sorun vardır: Genç kız can dostunu öldüren katile günbegün âşık olmaktadır. Üstelik bu mermer ve taştan sarayda hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlamaya başlamıştır. Şehrazad, zalim çocuk hükümdarın genç kızları neden öldürdüğünü ortaya çıkarmaya ve bu döngüye bir son vermeye karar verir…
 






YORUM

"Bir canavara yakışır bir ceza bu.Bir şeyi bu kadar istemek, onu kollarına almak istemek ama hak etmediğine de bir o kadar emin olmak."


Hani bazen bir kitap okursunuz ve o kitap hakkında söyleyebileceğiniz birçok şey olmasına rağmen kalemi elinize bir türlü alıp hislerinizi içinizden geldiği gibi dökemezsiniz, işte ben bu durumu Gazap ve Şafak'ta dibine kadar yaşadım.


Nedeni çok sevmiş veya sevememiş olmam da değil, bilmiyorum, sadece "güzel işte okuyun" demek veya "sevemedim, önermem" sözcüklerini kullanmak kitap için yeterince uygun değil gibi geldi.

Gazap ve Şafak "retelling" diye bilinen, Türkçe'ye çevrilmişi "uyarlama" olarak geçen bir türün ürünü. Eski bir hikâyenin yeni bir versiyonu. Binbir Gece Masalları'ndan esinlenilerek hazırlanmış yeni bir kurgu.

Kitabımız, cani bir katilin yönettiği bir ülkede, evlendiği kadınları şafak sökmeden öldüren hükümdara eş olarak giden Şehrazad'ın, intikamı uğruna fedakârlıklar yapmasını, zaman geçtikçe hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına karar verse de bu vahşi döngüye karşı savaşmasını okuyup okuyabileceğiniz en nahif kalem bizlere anlatıyor.

Ben daha önce romantizmin işlendiği hiçbir kitapta karakterleri bu kadar benimsediğimi, sanki onlarmışcasına kitabı hissettiğimi bilmiyorum. Hissetmişsem de hiçbiri üzerimde Gazap ve Şafak kadar büyük bir etki bırakmadı, buna eminim. Bunun asıl sebebi ise Gazap ve Şafak'ın kurgusu veya karakterleri değil. Yazarın tam anlamıyla içtenlikle yansıttığı kaleminin zarifliği. Öyle ki bizlere canavar gibi lanse edilen her bir karakterin, içindeki en nahif duyguyu hissedip buna göre okuyoruz kitabı. İyi kim, kötü kim kitap bitene kadar seçemiyoruz. Gerçi bana göre kitapta kötü karakter denen bir olay yok. Nedenler ve sonucuna göre hareket eden canı yanmış, gönlü temiz insanlar var.



"İstersen vur bana, Şazi. Ne istersen yap ama aynı yarayı deşme; gitme."

Kurgu oldukça kasvetli, deyim yerindeyse karanlık bir havada ilerliyor. Asıl olayın ardından geçen planlar, bu planların gerçekleşme olasılıkları, Şehrazad ve Halid'in günden güne gelişen ilişkileri ve en önemlisi bu ilişkiye sekte vuracak asıl darbe kitabın başından beri okuyucuyu diken üstünde tutuyor. Öyle ki bunları okurken heyecanlansanız da sonucunda olacak olaylara kendinizi zerre hazır hissetmiyorsunuz. Eliniz kalbinizde, yüreğiniz Halid'in nahif duyguları altında ezilerek akıp gidiyor kitap.


Gazap ve Şafak okumak benim için pamuklar tarafından sarılmışım ama o yumuşaklığa elimi attığım anda beni kesen jiletin acısını hissetmek gibi bir şeydi. Kalbimi hem o büyük tutkunun altında hem de karakterlerin nahif duyguları ile sarıp sarmalıyor ama dokunmak yasak çünkü o yumuşacık hissin arkasında can acıtan bir gerçek gizli. Zaten bu paragraftan bile anlamışsınızdır nasıl sevdiğimi.

Sevdiğim şeyleri anlatmakta hep sıkıntı çekiyorum ama umarım sizler benim nasıl sevdiğimi, kitabı nasıl benimsediğimi anlamışsınızdır.

Bolca romantizm, ara ara mistizm ile harmanlanmış Gazap ve Şafak bu türün sevenlerine canı gönülden tavsiyemdir. Okuyun, yazarın kaleminin yumuşaklığına ve yürek burkan kurgusuna sizler de şahit olun lütfen.

Sevgiler 💗

6 Kasım 2017 Pazartesi

BİN PARÇA SEN - KİTAP YORUMU ( FIREBIRD #1)


ARKA KAPAK

Zaman yoktu. Dakikalarım mı vardı, saniyelerim mi yoksa daha da mı azı, bilmiyordum. Omzumda küçük bir çanta vardı. Elimi içine atınca kalem değilse de bir ruj buldum. Titreyen parmaklarla kapağını çıkardım ve ara sokaktaki duvara yapıştırılmış eski postere yazmaya başladım. Bu, iletmem gereken mesaj ve benden geriye bir şey kalmayınca hatırlamam gereken tek amaçtı: 
PAUL MARKOV’U ÖLDÜR. 

MARGUERITE CANE dâhi fizikçi ebeveynleri sayesinde bilimsel teorilerle büyümüştür. Ama hiçbiri, annesinin son icadı olan ve boyutlararası yolculuk yapmaya yarayan Ateşkuşu kadar şaşırtıcı değildir. 
Marguerite’in babası cinayete kurban gittiğinde tüm deliller tek kişiyi göstermektedir: Ebeveynlerinin gözde öğrencisi, sırlarla dolu Paul. Mükemmel cinayeti işlemiş gibi görünen genç adam, polis ona ulaşamadan başka bir boyuta kaçar. Ama Marguerite’i hesaba katmamıştır. Genç kız çeşitli boyutlarda Paul’ün peşine düşer. Babasının cinayetinin arkasında yatan gerçekler yavaş yavaş gün yüzüne çıkarken Marguerite yaşanan ihaneti tekrarlamaya mahkûm olur. 
Genç kız bambaşka yaşamlardan geçerken –Çarlık Rusyası’nda bir grandüşes, fütüristik Londra’da parti meraklısı bir yetim, okyanusun ortasındaki bir istasyonda yaşayan bir mülteci– tehlikeli olduğu kadar karşı konulmaz bir aşka kendini kaptıracaktır. 

 “Macera, bilimkurgu ve romantizmin bu müthiş karışımı geniş kitlelere hitap edecek.” 
-School Library Journal -

“Aksiyon dolu bir ilk kitap… Gray bilimkurgu, tarih ve modern öğeler arasında yol alıyor.” 
-Publishers Weekly -



İlk görüşte aşka inanmadığımı söylerken ciddiydim.Bir insana gerçekten, cidden aşık olmak zaman alırdı.Öte yandan ana inanırdım.Birinin içinde ki gerçeği gördüğünüz, onun da sizin içinizdeki gerçeği yakaladığı o an. O anda, artık sadece ve tamamen kendinize ait olmazdınız.Bir parçanız ona ait olurdu, onun bir parçası da size. Sonrasında ne kadar isterseniz ve ne kadar çabalasınız da o parçayı geri alamazdınız.

YORUM 


Büyük umutlarla başlayıp beni hayal kırıklığına uğratan kitaplarda bugün, diye başlamak istiyorum Bin Parça Sen hakkında düşüncelerimi aktarmaya.

Yayınlanacağını duyduğumdan beri Bin Parça Sen'i, hem arka kapak yazısı hem de kapağının dikkat çekiciliği ile hemen sepete atmış, ön siparişe düştüğü anda da alıvermiştim. Eh, bu kadar hızlı aldığım gibi de listemdeki kitaplara bir süre ara verip hızlıca okumaya başladım. Ve kitap, ciddi söylüyorum, ben ne kadar hızlı elime aldıysam o kadar hızlı başladı. Birdenbire kurgunun içine dalıp kitapta belki de en sevdiğim olaylardan biri olan akıcılığı ile hızlıca okutturdu kendini.


Bin Parça Sen, ebenveynlerinin tüm hayatları boyunca boyutlar arası yolculuk yapmaya yarayan Ateşkuşu'nu icat etmeye çalışmasını izleyerek büyüyen Marguerite'ın, babası cinayete kurban gittiğinde, tüm delillerin tek bir kişiyi gösterip suçlu bulduğu, ebeveynlerinin gözde öğrencisi olan Paul Markov'un peşinden intikamı için boyutlar arası bir maceraya koyulmasını konu alıyor. Bu boyutlar arası yolculukta, her boyutta farklı bir Marguerite'a rastlayan kahramanımız, tam olarak gizemi çözülememiş bir alet olan Ateşkuşu'nu açığa çıkarmaya, hem de babasının ölümünün ardındaki gizemi çözmeye çalışırken türlü zorluklar ile savaşırken buluyor kendini.


"Bütün evreni öğrenmemi mi istiyorsunuz?"
"Sizin için öğrenirim."

Bin Parça Sen, 348 sayfa boyunca bir an bile maceranın, heyecanın kesilmediği oldukça hareketli bir roman. En başından beri sırlarla dolu bir kitaba başlıyorsunuz ve sonuna kadar hatta sonunda bile bu sırların çözülmeye çalışılırken bile daha da karmaşıklaştığını hissediyorsunuz. Bu yüzden kitap boyunca diken üstünde, eliniz kalbinizde okuyabileceğinizi söyleyebilirim kitabı.

Tahmin ettiğiniz şeyler az çok çıkıyor ama, bu yüzden ana konunun gerçekten özgün olduğunu fakat kurgu ilerleyişinin zayıf olduğunu düşünüyorum ben. Belki de boyutlar arası yolculuk konusu hakkında kitap okumadığım için de olabilir tam olarak bilmiyorum ama bu konu, yani yolculuk konusu, kitabı okurken beni heyecanlandıran yegâne şeydi diyebilirim.


Ama tüm bunların dışında yani bu boyutlar arası yolculuk dışında kitapta beni kalbimden vuran, işte bu kitabın büyüsü bu dediğim hissi, kitap boyunca arasam da bulamadım maalesef. Bin Parça Sen'i tamamen bilimkurgu içeriğine sahip olduğu için almadım ben. Bu kitabın içinde az çok "aşk" konusunun işleneceğini tahmin ediyordum. İşlendi de zaten. İlk başta gayet masum bir şekilde, okuyucu kendine hayran edecek kadar güzel hem de. Ancak bu nahif duygu aktarımının yazar tarafından, ana karakterinin eline bir bıçak verip katlettiğini düşünüyorum.


Bu katledilen duygular hakkında uzun uzun konuşmayacağım ancak kısa bir şekilde beni neden rahatsız ettiğini açıklamak istiyorum ki bir fikriniz olsun. Kitabın başında nefret ve üzüntü dolu bir ana karakter ile karşılaşıyoruz biz okuyanlar. Ancak bu iki olumsuz duygunun dışında karakterin kendince birilerini aklamaya çalıştığını, peşinde olduğu şeyin bir parça olsa bile suçsuz olmasını umut ettiğini de okuyoruz.


Kitap boyunca da bu zıt duyguların patlama noktasına gelip bizi duygularının nahifliğine inandırmasını ve kalbimizi çalıp kitaba farklı bir yönden bakmak da istiyoruz. En azından ben böyle bir şey bekledim. Ancak ana karakterimiz Marguerite o kadar tutarsız bir karaktere dönüştü ki sayfalar sonra en başından ne hissettiğini ve sonra neler hissedeceği benim için önemsiz bir hâle geldi. Çünkü karakterin bencilliği ve zayıf duygusal patlamalarını okumak bu kadar güzel bir kitabı bana göre katletmişti. Eh, bu yüzden de ne aradım ne buldum olayını bolca yaşadım Bin Parça Sen'de.


Ama bu söylediğim nedenler dışında ana konunun özgün oluşu ve okunabilirliği açısından sevdiğimi söyleyebilirim kitabı. Sadece büyük umut etmemek gerektiğini düşünüyorum.


Eğer sizler de bilim kurgu ve romantizmin harmanlandığı akıcı kitaplar arıyorsanız ve farklılıkları her daim kovalayanlardansanız Bin Parça Sen'i okumanızı öneriyorum. Umarım benim arayıp bulamadığım hissi sizler yakalarsınız.



Sevgiler 💗
 

Hunharca Okuyan Kız Template by Ipietoon Cute Blog Design and Bukit Gambang