9 Aralık 2018 Pazar

Rüya Dağıtan Çocuk - Kitap Yorumu



ARKA KAPAK

Acı bir olayla kesişen iki hayatın, apayrı dünyalara ait iki genç insanın umutsuz aşk hikâyesi… Christmas, İtalya’dan Amerika’ya göçtükten sonra fahişelik yaparak geçinen genç bir kadının gayrimeşru oğludur. Anne oğul, kendi ülkelerindeki toprak sahiplerinin zulmünden kaçtıktan sonra New York’ta çetelerin hüküm sürdüğü yoksul bir göçmen mahallesinde yaşam mücadelesi vermektedir.  Ruth, şehirdeki zengin bir Yahudi ailenin kızıdır. Bir gün korkunç bir şekilde tecavüze uğramış ve ağır yaralanmış halde bulunur. Genç kızı bulup hayatını kurtaran ise Christmas’tan başkası değildir.  Aralarındaki farklılıklar nedeniyle birlikte olmaları imkânsız görünse de Christmas, Ruth’a olan tutkusundan vazgeçmeyecektir. Her türlü tehlikeyi göze almaya hazırdır. Hayat şartları Ruth’u ondan kopardığında ise onu bulmak için elinden geleni yapacaktır.  Acaba Christmas, bir yandan radyonun ve Broadway tiyatrosunun büyülü dünyasında şöhret olma hayalini kovalarken, diğer yandan hâlâ kalbinde taşıdığı Ruth’a kavuşabilecek midir?  Peki Ruth, aldığı büyük yaralara rağmen hayata tutunup genç adamın aşkına karşılık verebilecek midir?  Rüya Dağıtan Çocuk, şiddetin, acımasızlığın ve yoksulluğun içinde yeşeren umudun ve hayallerin öyküsü… “Rüya Dağıtan Çocuk’u okumak çok özel bir yolculuğa çıkmak gibi. Acı ve şiddetin yanı sıra umutla dolu yaşamların öyküsüne tanıklık ediyorsunuz. Luca di Fulvio iyilik ve kötülüğün, dostluk ve ihanetin hikâyesini başarıyla anlatıyor. 




YORUM

"Ruth "Parmaklarımla sadece dokuza kadar sayabilirim," dedi zorla gülerek. Bu gülüşte, bir gece içinde büyümek zorunda bırakılmış küçük bir kızın olanları umursamamaya çalışan gerginliği vardı.


Christmas alçak sesle, "Eğer öğretmenin ben olsaydım..." dedi. "Matematiği senin için değiştirirdim."


Rüya Dağıtan Çocuk'u o kadar uzun sürede okudum ki sanki karakterlerle birleşmiş, onların olduğu ortamda onlarla birlikte yaşamış gibiyim. Ayrıntılı bir yorum yapmak istemiyorum çünkü kitap uzun bir okuma serüvenine sahip olsa da içimden sadece "Güzeldi be, yani güzeldi daha nasıl anlatılabilir ki." demekten başka hiçbir şey gelmiyor.

İyi insanları, kötü insanları, suçluları, fahişeleri, pezevenkleri, suç çetelerini, siyahileri, beyazları herkesi herkesin gözünden anlatıyor Rüya Dağıtan Çocuk. Hepsiyle birleşip bir bütün oluyoruz okurken, sonunda ise içimizdeki pislikleri bir bir temizleyip hayalleri için yaşayan bir adama dönüşüyoruz.

İlk başta yürek burkan bir hikaye ile başlayıp sonra yetmezmiş gibi kalbimizi parçalayıp ardından hiçbir şey olmamış gibi kalbimizi tamir eden ve içinde büyük bir umudu barındıran bu kitap sanırım hatırladıkça beni gülümsetecek. Her şeye rağmen var olmanın bu kadar acı bir yolculuğu olduğunu okumanın beni bu kadar ağlatıp kalbimi kuracağını tahmin etmiyordum ben. Çok sevdim, o kadar sevdim ki uzun bir süre ne anlatacağım ki, kimseye anlatmayayım sadece bana özel olsun deyip durdum. 🙊 Ama sevdiğim bir kitabı sizinle paylaşmazsam da içim hiç rahat etmezdi.


Umarım okuyup sizler de benim kadar seversiniz. 😍

Tut Ki Seni Seviyorum - Kitap Yorumu


ARKA KAPAK

Lisede canlandırmak istediğim rolü biliyordum.
Tüm zorlukların üstesinden gelen kız olacaktım.
 
Herkes bir zamanlar “Amerika’nın En Şişman Genci” olarak bilinen Libby Strout’u tanıdığını sanmaktadır. Ama kimse onun kilolarının ötesine bakmamış, gerçekte nasıl biri olduğunu öğrenmek için uğraşmamıştır. Libby, annesinin ölümünden sonra bir yandan dağılan hayatının parçalarını birleştirmeye, bir yandan da kalbi kırılan babası ve kendi hüznüyle başa çıkmaya çalışır. Ancak artık hazırdır: Liseye, yeni arkadaşlara, aşka ve HAYATIN SUNABİLECEĞİ TÜM FIRSATLARA. 
 
Büyüleyici olacağım. Komik olacağım.
Kimseyle yakınlaşmayacağım.
 
Herkes, bu sözleri mantra belirlemiş Jack Masselin’i de tanıdığını sanmaktadır. Evet, Jack havalıdır ama insanlara istediklerini verme ve ortama ayak uydurma sanatını da mükemmel bir şekilde icra etmektedir. Üstelik kimsenin bilmediği bir sırrı vardır: Yüz körüdür. Kendi kardeşleri bile ona yabancıdır. Eline geçirdiği her malzemeyle yepyeni mühendislik harikaları yaratabilse de kendi beyninin nasıl işlediğiyle ilgili hiçbir fikri yoktur. Bu yüzden havalı görünmeye karar vermiştir.
Her şey Libby’yle tanışınca değişecektir. Acımasız bir eşek şakası yüzünden Libby ile Jack’in başı belaya girince danışmanlık almak ve kamu hizmeti yapmak zorunda kalırlar. İkisi de durumdan hiç memnun değildir ancak şaşırtıcı bir şey gerçekleşir. Birlikte vakit geçirdikçe daha az yalnız hissetmeye başlarlar.
 
Çünkü bazen birisiyle tanıştığınızda dünya değişir…




YORUM


"Hareketlerini biliyorum. Bana bakışını biliyorum.Beni gördüğünü görüyorum ve bana o şekilde bakan bir tek sen varsın. İster yakınında ister uzağında olayım, bunu düşünmek veya yapbozun parçalarını birleştirmek zorunda hissetmiyorum. Sadece sensin. Bildiğim tek şey bu."


Tut Ki Seni Seviyorum, Prosopagnozi yani yüz körü olan bir oğlanın ve "Amerika'nın en şişman genci" diye bilinen kızın kendilerini bulma hikâyesi diye kısaca özetlenebilir bence.

Jennifer Niven'ı ben de herkes gibi Hayatın Kıyısında kitabı ile tanıdım. Hayatın Kıyısında'nın değindiği durumları falan beğenmiştim ama bende büyük etki denilen o hissi bırakmamıştı. Ben de elimde diğer kitabı varken bir kez daha yazara şans vermek istedim ve iyi ki vermişim dedim Tut Ki Seni Seviyorum'u bitirince.

Yazarın kalemini seviyorum ben. Güncel dizilere atıflarını, dünya edebiyatından kitaplara kitabında yer vermesine de bayılıyorum. Bu onu hem özgün hem de hoşlanılabilir kılıyor gözümde. Cümlelerle oynayışı, eğlenceli ve tuhaflık derecesinde yumuşacık kelimelerini okurken bir ara bulutlarda süzüldüm diyebilirim.

Ama bu naif kalemi haricinde kitabın bende bu kadar yer edinmesinin nedeni karakterleri. Libby ve Jack kendilerine has yaratılmış iki karakter. Tanışmaları, kaynaşmaları, birbirlerine olan desteklerini okuması kalbimi patlatacaktı neredeyse 😂 Jack'ın akran zorbalığından kaçarken Libby'nin bu durumla kıyasıya mücadelesi okuması en keyif veren olaylardan biriydi. Tek sıkıntım "beden olumlaması" yaparken yazarın bunu gözümüze gözümüze sokakarak Libby üzerinden devam ettirmesi. Ben bu tür destek konulu kitaplarda olumsuzluğun göze sokarak değil de yavaşça hikâyenin içine yedirilerek verilmesi taraftarıyım. Ama bu durum yine de kitabı delicesine sevmeme engel değil tabi ki.


Bitirdiğimde de kitapla ilgili küçük bir alıntıya denk geldiğimde hissettiğim tek şey beni çok mutlu ettiği olacak Tut Ki Seni Seviyorum'un. Gerçekten mutlu olmak isteyip eğlenceli, naif bir kurgu arıyorsanız bu kitap bence tam aradığınız kitap. 

5 Aralık 2018 Çarşamba

Eleanor Oliphant Gayet İyi - Kitap Yorumu


ARKA KAPAK

Eleanor Oliphant hayatta kalmayı başardı.
Ama yaşamaya nasıl devam edeceğini bilmiyor.

Bu hayatta kalbini açtığın kadar mutlu olursun.

Oldukça basit bir hayatı var Eleanor’un. İşe giderken her gün aynı kıyafeti giyiyor, öğle yemeğinde aynı yemeği yiyor ve her cuma işten dönerken hafta sonu evde içmek için iki şişe votka alıyor. Dışarıdan bakıldığında mutlu bile görünebilir. Dikkatle programlanmış hayatında hiçbir eksik yok. Ama bazen de... sanki koca bir boşluğun içindeymiş gibi.
Eleanor’un etrafına ördüğü duvarlar çocukluğundan beri ilk kez, tatlı acı bir olayla yıkılma şansı buluyor. Şimdi hiç kimsenin garipsemiyor gibi göründüğü bu zor dünyada nasıl yolunu bulacağını öğrenmesi gerek. Ve bunun için de hayatı boyunca görmezden geldiği, zihninin kuytu ve karanlık köşeleriyle yüzleşecek cesareti bulmalı...
Değişim bazen iyi bazen kötü olabilir. Yine de günleri dünyadan soyutlanıp saklanarak geçirmekten iyidir, değil mi?
Eleanor Oliphant Gayet İyi, yalnızlığın yıpratıcı etkisini ve küçük inceliklerin ne büyük değişikliklere yol açtığını anlatan farklı bir hikâye.




YORUM

"Yüzümün sirk ucubelerininkine benzeyen yanıyla, yani yaralı tarafımla yaşamak bile yangında ölmekten daha iyiydi. Yanıp kül olmamıştım. Küçük bir Zümrüdüanka kuşu gibi alevlerin içinden çıkmıştım. Parmaklarımı yara dokusu üzerinde dolaştırıp çizgileri okşadım. Yanmadım anneciğim, diye düşündüm. Alevlerin içinden geçtim ve yaşadım.

Kalbimde de yüzümdekiler kadar büyük, beni çirkinleştiren yara izleri var. Onların orada olduklarını biliyorum. Umarım biraz yaralanmamış dokular kalır; sevginin gelip gidebileceği bir parça. Umarım."

.


Eleanor Oliphant ile tanışın. Her gün işe gidip yiyeceği yemekleri günlere bölen, hafta sonlarını ise bir şişe votka ile geçirerek hayatının tekdüzeliğinden asla sıkılmayıp bunu bir görev gibi yerine getiren, tek amacı hayatının aşkının karşısına en güzel hâliyle çıkarak onu etkilebileyeceğini düşünen kadınla.

Eleanor Oliphant Gayet İyi, Eleanor'un hayatı gibi ilk başta tek düze, ağır bir şekilde ilerliyor. Kitabın yoğun, buruk havası olduğu için de 50 sayfa azıcık sıkılıp bir şeylerin olmasını bekliyorsunuz ancak eliniz bomboş kalıyor çünkü Eleanor Oliphant Gayet İyi bir kurgu kitabından çok kendini bulma hikâyesi. Tatlı-kaçık kahramanımız Eleanor çok yalnız bir karakter. Birilerine sarılmasını bilmiyor. İnsanlar ona güzel bir tepki verince karşılığında ne tepkiler vereceği hakkında hiçbir fikri yok. Bu da kalbimizi kırıyor kitap boyunca işte. Eleanor'un yalnızlığından sıyrılmasını, verdiği tepkileri bazen kahkahalarla bazen de ağlayarak kitap boyunca izliyoruz.

Kalbimi kıran kitapları okuyup bitirince gözümün görmeyeceği bir yere kaldırdığımdan bahsetmiştim sanırım 😂 Eleanor her ne kadar kalbimi kırıp parçalasa da defalarca okuyup asla bıkmayacağım kitaplardan birisi işte. Varın siz düşünün ne kadar çok sevip böyle kalbimin içine sokup kitaba defalarca sarılma isteğimi.

Bazı kitaplar okuyucuyu mutlu eder, bazıları sinirli hissettirir, bazıları hüzünlü. Eleanor Oliphant Gayet İyi bütün duyguları içinde barındıran nadir kitaplardan biriydi benim için. Bir kitabı okurken hem mutlu olup hem de deli gibi ağladığımı hatırlamıyorum ben.

Seni seviyorum Eleanor.
Kaçık oluşunu.
Yalnızlıktan doyasıya hoşlanmanı.
Takipçi bir sapık oluşunu.
Kusurlarınla gurur duymanı.
Ön yargılarınla yaşadığını kabul edip bunu telafi etmek için çabalayışını.
İçimizden biri oluşunu.

Unutulmayacak karakterle arasında en başı çekiyorsun artık.


6 Kasım 2018 Salı

HAYATIN KIYISINDA - KİTAP YORUMU


TANITIM

Yaşamayı, ölmek isteyen bir çocuktan öğrenen bir kızın hikâyesi…
 

 
Ölümü büyüleyici bulan Theodore Finch sık sık kendini öldürebileceği yöntemler düşünür ancak her seferinde, küçücük bir güzellik bile ona engel olur.
                                  
Violet Markey ise yaşadığı kasabadan ve ablasının ölümünün yarattığı dayanılmaz acıdan kaçmak için mezuniyetine kalan günleri sayarak geleceği dört gözle beklemektedir.
 
Finch ve Violet okullarındaki çan kulesinin tepesinde karşılaştıklarında kimin kimi kurtardığı belirsizdir. Bu tuhaf ikili, bir proje ödevinde eşleştiklerinde yol onları nereye götürürse; tıpkı hayat gibi büyük, küçük, tuhaf, güzel, çirkin, şaşırtıcı yerlere giderler. Kısa süre sonra, Finch yalnızca Violet’layken kendi olabildiğini; tuhaf, eğlenceli, hayatı doyasıya yaşayabilen ve ucubelikten uzak bir gence dönüştüğünü keşfeder. Violet da yalnızca Finch’leyken günlerin hesabını tutmadan yaşayabilmektedir. Ancak Violet’ın dünyası büyürken Finch’inki küçülmektedir…





YORUM

Beynim en anlaşılmaz düzenek; dur durak bilmeden vızıldıyor, uğulduyor, yükseliyor gümbürdüyor dalıyor ve çamura gömülüyor.
Peki niçin?
Bunca tutku neden?


Kitaplığımda uzun zaman önce alıp okuyamadığım kitapların birçok nedeni var. Ama iki ana kategoriye ayırırsak acı çekmek istemediğim için okumadığım kitaplar ve zamanının gelmesini beklediğim kitaplar şeklinde liste hazırlayabilirim.

Eh, Hayatın Kıyısında'nın hangi kategoriye girdiğini ufaktan anlamışsınızdır zaten okuyanlar olarak. 😂

Geçen günlerde öylesine muhabbet ederken okuma grubumuzla gaza gelip artık yara bandını çekmek istediğimize karar verdik ve şimdi kitap hakkında düşüncelerimi yazmak için buradayım.😂 Hayatın Kıyısında çok çok çok özel bir kitap değil, çok güzel bir kitap değil, eğlendiren, üzen, ağlatan bir kitap da değil... Sizi bir yerden yakalayıp suratınıza okkalı bir tokat atan, sonra hiçbir şey olmamış gibi yolunuza devam etmenizi tavsiye eden bir kitap.

İlk başlarda hani ağlayacaktım, içim parçalanacaktı, bu abartılı yorumların hiçbirini kaldırmıyor diyerek okudum kitabı. Beklediğim gibi değildi. Bana bir ders vermesini, ders veremiyorsa da bende bir iz bırakmasını istedim kitabın okurken. Ama fark ettim ki amacı ne ders vermek ne güldürmek ne ağlatmaktı. Kitabın amacı okuruna "empati" yeteneğini kazandırmaktı bana göre.

Kitapta -spoiler değil kesinlikle- yardıma muhtaç iki genç var ve onların hayatla olan mücadelelerini, birbirlerinden destek almalarını, bu birliktelikle iyileşmelerini umarak okuyoruz. Bu yüzden de bu 'umut' kitabın sonunda bizi ağlatıyor, kırıyor. Ama teşekkürler kısmını okurken dank diye kafamızda bir ışık beliriyor. Amaç bu değil, sakin ol daha bitmedi diyerek kitaba veda ediyoruz. Ama kitabın suratına bakınca bile içten içe isyan edebiliyoruz çünkü yazar istediğimiz şeyi vermiyor, bizlerin kalan karakter gibi bu sonla mücadele etmemizi istiyor.

Yazarın çok naif bir kalemi var. Hisleri, duyguları, karakterlerin ruh hallerini çok güzel ele almış. İçindeki şiirsellik, dünya edebiyatına atıflar okurken biz kitap severleri kalbinden vuruyor.


Kitabı sevdim. Ama beni umutlandırmasını sevmedim. Finch'i sevdim, Finch'in o küçük umudunu sevdim. Ama yardım çağrılarının hiçbir şekilde karşılık bulamamasını sevmedim.
Kitabın kalbimi bir şekilde kırıp bunu ah, lütfen hayat devam ediyor tatlım havasını sevmedim.
Eh, anlayacağınız üzere hislerim karmakarışık ama kitaplığıma baktığımda gülümseyerek hatırlayacağım bir kitap olacak Hayatın Kıyısında.



Bu benim dünyam. Her şey kararlaştırılmış, her şey hazır... Köklerim
var ama akıyorum... ‘Gel’ diyorum, ‘gel.’”
Aklıma gelen ilk karşılığı yazdım: “Kal,” diyorum, “kal.”

15 Ekim 2018 Pazartesi

KARA KUTU-KİTAP YORUMU




ARKA KAPAK


Bu kara kutu, saklaman, sorunlarını güvenli bir yerde saklı tutman için senin. Yalnızca kilit altında tut ve beni çağır, her zaman yanında olacağım.
 
New York Times çoksatan yazarı Cassia Leo’dan kaderi tekrar yazmak üzerine masalsı bir aşk hikâyesi…
Mikki ve Crush’ın yolları daha önce iki defa kesişmiş olsa da henüz tanışmamışlardır. İlk karşılaşmalarında Mikki’nin hayatı artık geri dönülemez bir şekilde değişir, bir saldırı sırasında gerçekleşen ikinci karşılaşmaları ikisinde de ağır izler bırakır.
 
Saldırıdan üç yıl sonra, geçmişteki anılarından ve ailelerinin beklentilerinden kaçan ikilinin yolları üçüncü kez havalimanında kesişir. İkisinin de karşısındaki kişinin kim olduğuna dair bir fikri yoktur, ta ki parçalar yavaş yavaş yerlerine oturmaya başlayana dek. Kader onlar için sıradan bir aşk hikâyesinden daha fazlasıdır.



YORUM


Kara Kutu'yu tek cümle ile anlat deseniz sanırım kusurlu iki insanın bir o kadar kusurlu hikâyesi derdim.

Konusundan ayrıntılı olarak bahsetmek istemiyorum çünkü bilmeden,tahmin etmeden okumak kitabın büyüsünü daha da artırıp, keyif alma düzeyini de etkiliyor bana göre. Kader, psikolojik sorunlarla mücadele etme ve aşkın iyileştirme gücüne inananlardansız kaçırmamanız gerektiğini düşünüyorum ben.

Kara Kutu duygusal açıdan oldukça yoğun bir kitap. Ama bu yoğunluk olumlu hisler barındırmadı ben de.Yazarın anlatımından mı yoksa kadın karakterin dolu dolu olan hislerinden mi bilmiyorum ama kitabı okurken gerçekten yorulduğumu hissettim ben.

Kitabın içinde bir kitap okuyormuşum hissi kovaladı okuduğum süre boyunca. Bir şeyler eksik ama bir yandan da fazla geldi. Kitabı bitirdiğimde ise uzunca bir süre sonra yeniden okumam gerektiğini hissettim. Bunun içindir ki, net bir şey söyleyemiyorum, öneremiyorum da. Ama kitabı okumanın bir zamanı olduğuna inanıyorum. Uygun mod da uygun bir ruh haliyle okursanız gerçekten beğeneceğinizi düşünüyorum.

4 Ekim 2018 Perşembe

NARSİST - KİTAP YORUMU



ARKA KAPAK

Gün, her zamanki gibi başlamıştı.
Tren koridorunun öbür ucundaki adam beni büyüleyene dek.
Küçük dağları o yaratmış gibi telefonda birine bağırıyordu.
O takım elbiseli, kibirli adam kendini ne sanıyordu, Tanrı mı?
Aslında bir tanrıya benziyordu. O kadar.
Durağı geldiğinde aniden kalkıp gitti. O kadar aniydi ki telefonunu düşürdü.
Telefonunu ben almış olabilirim.
Tüm fotoğraflarını karıştırmış ve birkaç numarayı aramış da olabilirim.
Geri verecek cesareti toplayana kadar gizemli adamın telefonunu günlerce tutmuş olabilirim.
Şehrin öbür ucundaki havalı şirketine kendimi sürüklediğimdeyse beni görmeyi reddetti.
Ben de telefonu küstah pisliğin ofisine bıraktım.
Bu arada telefonunda edepsiz bir fotoğraf bırakmış olabilirim.
Mesaj atmasını beklemiyordum.
Konuşmalarımızın bu kadar ateşli olmasını beklemiyordum.
İkimiz ancak bu kadar zıt olabilirdik.
Fakat zıt kutuplar hakkında ne söylediklerini bilirsiniz.
Yüz yüze geldiğimizde, birbirlerini çekmekten daha fazlasını yaptıklarını keşfettik: Biz, birbirimizde kaybolduk.
Sürüklendiğim macera beni tamamen hazırlıksız yakalamıştı. Bu macera bittiğinde kendimi bulduğum yere hazır olmam da mümkün değildi.
Her güzel şeyin bir sonu vardır, değil mi?
Bizim sonumuzsa tahmin edilemezdi.


YORUM

Narsist hakkında ne söylesem, sanki bir sonraki paragrafta değişecekmiş gibi hissediyorum bu yüzden kısaca hem olumlu hem de olumsuz yönlerinden bahsedeceğim size kitabın.

Öncelikle Vi Keeland'ın aynı tip karakterler etrafında farklı kurgular döndürdüğünü düşünenlerdenim ben. Mükemmel, kaslı, yakışıklı dışarıdan sert görünen ama içi tam bir minnoş olan erkek karakterler ve bu erkekleri dize getiren laf ebesi kadın karakterler etrafında binbir türlü çevrilen kurguları okuyoruz.

Bu durum her ne kadar yazarın klişesi olsa da beğenmeyen okurların aksine bu durumdan deli gibi hoşlanan biriyim ben.😂 Narsist'i okurken ilk 100 sayfa diğer kitaplarının aksine aşırı eğlendim. Bazı yerlerde kitabı bırakıp deli gibi güldüm hatta. Ancak yazarın her şeyi berbat etme huyu yüzünden maalesef geri kalan 200 sayfa kitabı katlanılabilirlik açısından mahvetti. Sonuç olarak Narsist benim için ortalama bir kitap olmaktan öteye gidemedi.

Yazarın diğer kitaplarını merak ediyorum çünkü romantik kurguların, klişe karakterlerin kölesiyim. 😂 Bunun içindir ki sizlere vakit kaybı almayın falan diyemiyorum çünkü tasvip etmediğim durumlar olsa bile aşşşşşşırı eğleniyorsunuz okurken

12 Haziran 2018 Salı

SEN, BEN VE 36 SORU - KİTAP YORUMU



ARKA KAPAK

İKİ YABANCI. İKİ SIR. ARALARINDAKİ UÇURUMU KAPATACAK OTUZ ALTI SORU.

Hildy ve Paul’un, üniversitedeki psikoloji deneyine katılmalarının farklı sebepleri vardı. Deney basit bir soru soruyordu: Sevgi planlı bir şekilde yaratılabilir miydi?

“En kötü anınız nedir?” ve “En son ne zaman kendi kendinize şarkı söylediniz?” gibi sorular, karşınızda oturan yabancıya rahat bir şekilde cevaplayacağınız türden değildi. Fakat siyah-beyaz kadar zıt olan Hildy ve Paul, sorular ilerledikçe çokça sinirlenmiş, kaygılanmış, gülmüş ve ağlamış olacaktı. Bazen sinirden kalkıp gidecek, bazen de soruları cevaplamaya devam edebilmek için birbirlerine ihtiyaçları olacaktı. Sorular bittiğinde ise, ikisi de birbirlerinden sakladıkları sırlarını açığa çıkarmak zorunda kalacaktı. Fakat asıl soru şuydu: Birbirlerini sevebilecekler miydi?





YORUM



Hildy: Evet. Bob dışarıda kaslarını göstererek kalabalığı uzaklaştırırken ben Paul'u gördüm; pencereye vuruyor, "Hildy, gel beni kurtar! Kurtar beni!" diye bağırıyordu.

Paul: Sesi o kadar yüksek çıkıyor muydu?

Hildy: Onu terkedeceğimden korkmuştu.

Paul: Küçük hanımın parlak zırhıyla gelip onu kurtarması mı gerekiyormuş?

Hildy: Evet. Aşağı yukarı. 


Sen, Ben Ve 36 Soru, psikoloji okuyan doktora öğrencisinin ilişkiler hakkında yazacağı tez için daha önce karşılaşmamış iki insanın birbirlerine sorular yönelterek birbirini tanımasını ve bu sorular sonucunda bir ilişki yaşanıp yaşanmayacağını deney yoluyla çözmek istemesiyle başlıyor.

Kahramanlarımız Hildy ve Paul farklı nedenlerden dolayı bu deneye katılıyorlar ve ikisi bu deneyde karşı karşıya geliyor. 36 sorudan oluşan bu deney, deneklerin isteklerine bağlı bir nevi ve aslında sorular çok kolay. Ama karakterlerimiz birbirlerine o kadar zıt kişilikte insanlar ki bazen sorulan soruya ağlayıp bazen de sinirden kalkıp gidecek noktaya geliyorlar.

Ancak birtakım ortak noktalar, iki zıt kişiliğin birbirini çekmesi bu deney sonlanana kadar peşlerini bırakmıyor ve hâliyle kendilerini serbest bırakıp soruları cevaplamaya koyuluyorlar.

Hani bazı kitapların zamanı vardır, tam zamanında okursanız aklınızdan hiç silinmez, ihtiyacınız olduğu zaman elinizden tutup kaldırmıştır sizi. İşte Sen, Ben Ve 36 soru bu tür kitaplardan biriydi bence.

İki karakterimiz de hayatlarında bazı problemleri olan, bunlarla boğuşan ve yer yer bu problemler ile de boğulan tipler. Çevrelerindekilere bu sorunu yansıtamıyorlar. Eh, iki yabancı karşılaşınca bu problemler de yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor ve Hildy ve Paul'un küçük flörtler ve arkadaşlık ile başlayan ilişkilerini okumak daha bir güzel oluyor.

Kitap birçok sayfada karşılıklı diyaloglar hâlinde ilerliyor. İki karakterimiz de hazır cevap, esprili olunca da bazı noktalarda kahkaha atmaktan, kikirdemekten alamıyoruz kendimizi. İki genç insanın hayatlarının en zor dönemlerinde karşılaşması kitabı daha masum, daha naif ve daha kalbe dokunan bir kitap haline getirmişti bana göre. Gerçekten keyif alarak, suratımda gülümseme eksik etmeden okudum kitabı.
Hazır yaz gelmişken keyifli bir genç kurgu okumak, iki farklı insanın 36 soruluk bir deney sonunda ilişkilerinin nereye geldiğini görmek isterseniz Sen, Ben Ve 36 Soru hiç kuşkusuz önerimdir.

11 Haziran 2018 Pazartesi

GECENİN GÖLGESİ - KİTAP YORUMU (All Souls Trilogy #2)

ARKA KAPAK

Tarih ile büyünün zengin dünyasında kök salan aşk hikâyesi, geçmiş ve tutkuyla örülmüş bir masala sürükleniyor.
Düğüm yavaş yavaş çözülüyor…

Her şey Cadıların Keşfi’yle başladı… Güçlü bir cadı ailesinden gelen tarihçi Diana Bishop ile vampir Matthew Clairmont, canlıları birbirinden ayıran doğa yasalarını bozmuştur. Diana, Bodleian Kütüphanesi’nde gizemli bir el yazması keşfettikten sonra Matthew’la kaderlerini birbirine bağlayan olaylar zincirini tetiklediği için cadı, iblis, vampir ve insanların bir arada yaşamasını sağlayan hassas bağ tehdit altına girmiştir.

Güvenli bir yer arayan Diana ile Matthew zamanda geri giderek 1590 Londra’sına yolculuk ederler. Ancak kısa süre içinde geçmişin aslında güvenli bir sığınak olmadığını anlarlar. Bir şair ve Kraliçe’nin casusu olarak eski kimliğine geri dönen vampir, Gece Okulu adındaki, radikal grupla tekrar bir araya gelir. Aralarında oyun yazarı Christopher Marlowe ve matematikçi Thomas Harriot’ın da olduğu bu toplulukta kural tanımaz iblisler ve dönemin yaratıcı zihinleri vardır.
Matthew ile Diana, Ashmole 782 el yazmasını ve genç kadına olağanüstü güçlerini nasıl kontrol edeceğini öğretecek olan cadıyı bulmak için birlikte Tudor Londra’sının altını üstüne getireceklerdir.





“...bunun ne anlama geldiğini ya da kim olduğumu bilmiyorum.”“Sen Diana Bishop’sın, bir tarihçi ve bir cadı.” Omuzlarımı kavradı. “Önceden ne olduğun veya gelecekte ne olacağının hiçbir önemi yok. Senin kim olduğun belli. Sen benim hayatımsın.”“Senin karınım,” diye düzelttim.“Hayatımsın,” diye yineledi. “Sadece kalbim değilsin, onun çarpmasısın. Daha önce bir gölgeydim, Alsop Nine’nin gölgesi gibi.” 

YORUM 

Gecenin Gölgesi, serinin ilk kitabı Cadıların Keşfi'ne göre daha canlı, daha fantastik ve daha karakter odaklı başladı. Genellikle seri devamları, bilirsiniz, ilk kitabın sonu kafa karıştırıcı bitmişse onu ilk iki bölümde tamamlar, soru işaretlerini okuyucunun kafasından silip yeni bir olayla birlikte ikinci kitabı devam ettirir. Ancak Gecenin Gölgesi bu klişeleşmiş devam kitabı çizgisini alt üst etti.

İlk kitabın yorumunu okuduysanız eğer bu kitabı okumak başlı başına bir serüven demiştim. Hah, işte bu durum Gecenin Gölgesi'nde artarak devam etti. Soru işaretleri okuyucunun kafasından bir an bile gitmedi çünkü cevabı ortada da olsa tam olarak gösterilmedi. Olay çerçevesinde açıklama yapılsa bile tekrar yeni bir muamma yaratıp kurgusunu hiç sekteye uğratmadan devam ettirdi yazar.

İlk kitabın sonunda verilen zaman geçişi,  (spoiler değil kesinlikle rahat olun) beni rahatsız etmişti açıkça söyleyeyim. Bazı yazarlar sadece geleceği iyi yazarken bazıları da geçmişi daha iyi yazarlar bana göre. Yazarın kaleminin yatkınlığının bu tarihsel geçiş olayında başarısız olacağını düşünmüştüm ben. Ama tabi ki her zamanki gibi beni yanılttı kitap, sevgili yazarımız hakkında ne düşünsem bir sonraki kitabında o düşünceyi yerle bir etme özelliğine sahip.

Gecenin Gölgesi, yer yer aşırı bilimsel ve tarihsel ayrıntıya girip okuyucuyu sıkma eğilimi gösterse de olay üstüne başka bir olay yaratılması ile bu anlatımsal durgunluğu devam kitabında da aşmıştı. Yazarın karakterler üzerinden verdiği duygusal yoğunluk ile de birleşince okumak hepten güzel oldu.

İlk kitabın sonunda karakterlerimizi bekleyen büyük bir yolculuk vardı. Bu yolculuk hem kendi ilişkilerinin sınavı hem de var olan türlerin gizemini kaldıracak birtakım ipuçları olarak dönecekti okura.

Matthew'e ilk kitapta bayılmıştım hatırlarsanız, onun yüzeyde vampir aristokrat tavrı, gizemli alfa yırtıcılığı ile birleşince mükemmel bir karakter tiplemesi oraya çıkmıştı. Okuması zevkliydi, kitabın romantizm kısmının Diana odaklı değil de Matthew odaklı olmasına bayılmıştım.

İkinci kitapta ise bu durum tam tersine döndü. Kadın karakterimiz olan Diana'nın zekâsının ve güçlü kişiliğinin âşık olduğu adam için her türlü fedakârlığı yapacak bir kadına dönüştürmesini okuduk. Çok güzel yansıtılmıştı bu durum bana göre, birden bire sahiplenici, affedici bir kadın olmadı Diana, yedire yedire onunla birlikte bir ilişkinin evrelerine şahit olduk.

Son olarak söylemek istediğim şey ise kitabın benim için gerçekten güzel olmuş dedirten fantastik kısmı. İlk kitapta fantastik boyut biraz azdı, gelişim evresindeydi ve okuyucu hâlâ birtakım olayları anlamakta zorluk çekiyordu. Ama ikinci kitap ilk kitaptaki fantastik olayların bir nevi açıklaması gibiydi. Birçok yerde aşırı heyecanlandım, şaşırdım; beklemediğim, hayretle okuduğum yerler oldu. Her açıdan doyurucu bir kitap olmuştu Gecenin Gölgesi.


Üçüncü kitap için heyecanlıyım ama bir süre ertelemek durumundayım. Ama aklım, kalbim daima okumak ister hâlde. Yorum (yorum olmadı aslında bir nevi hayranlık yazısı) yazarken bile ara ara göz atıyorum, okusam mı acaba ya diye. 😂 Her açıdan doyurucu, karakterleri (her türden yan sağ sol) kurgusu harika bir seri okumak isterseniz bu seriyi öneriyorum sizlere. Üçüncü kitabı okuyup bitirdiğimde bile daima hatırda kalacak birçok özelliği mevcut çünkü.


19 Nisan 2018 Perşembe

CADILARIN KEŞFİ - KİTAP YORUMU (A DİSCOVERY OF WİTCHES #1)


ARKA KAPAK

Olağanüstü güçlere sahip bir cadı, imkânsızlıklara direnen yasak bir aşk
ve her şeyi başlatan gizemli bir elyazması
Oxford’un Bodleian Kütüphanesi’ndeki kitap raflarının arasında araştırma yapan genç akademisyen Diana Bishop, tesadüfen simyacılıkla ilgili eski bir elyazması bulur. Köklü ve seçkin bir cadı ailesinden gelen Diana’nın yaptığı bu keşif yeraltında doğaüstü bir karışıklığa sebep olarak iblis, cadı ve vampirlerin kısa sürede kütüphaneye doluşmasına yol açar. Diana, yüzyıllardır aranan bir hazine keşfetmiştir ve her şeyi yoluna koyabilecek tek kişi de yine kendisidir. Bu zorlu mücadelede en büyük destekçisi ise onu hiç yalnız bırakmayan, her türlü fedakârlığı göze alıp kendi soyunun karşısında duran meslektaşı, vampir Matthew olacaktır.





 ”Onu affetmek zorundasın. İncinmeni istemiyordu.”
“Ben çocuk değilim, Diana. Annemin beni kendi karımdan koruması gerekmez.”
“Bir şey mi kaçırdım? Biz ne zaman evlendik?”
“Eve gelip sana, seni seviyorum dediğim anda. Belki mahkemede resmen kabul olmaz ama vampirler için biz evliyiz.
“Sana telefonda seni seviyorum dediğimde, senin de bana karşılık verdiğinde değil de yalnızca eve gelip yüzüme karşı söylediğinde mi oldu bu?”
“Vampirler, aslanlar ya da kurtlar gibi çiftleşir. Dişi, eşini seçer, erkek de onaylar, işte bu kadar. Hayat boyu çift kalırlar, topluluğun geri kalanı da onların bağını onaylar.”
“Ah,” dedim hafifçe.
“Ama sen vampir değilsin. Seni karım olarak düşünmemin sakıncası var mı?


Hani bazen kal gelir, bir süre kitap okuyamazsınız, kitaplar sizin için kaçış olurken okumak birden eziyet hâline gelmiştir. Heh, işte öyle bir dönemimde sadece küçük bir alıntı ile çekildim Cadıların Keşfi'ne. Açıkçası ne bitireceğimden ne de beğeneceğimden umudum vardı çünkü tamamen en kötü anımda elime almıştım, bir de açıkçası çok güvenmiyordum kurguya. Eh yani vampir mi kaldı artık, bir de cadılar varmış meh! deyip kitabı adeta harcamak için elime aldım.

M E H! D E D İ M ve tükürdüğümü afiyetle yedim.

Pişman da değilim!

Cadıların Keşfi, kısa bir zaman dilimi içerisinde geçse de kitaptaki ayrıntılı tarih ve bilimsel anlatıları nedeniyle geniş bir okuma serüveni içeriyor. Ha, bu şey değil tabi ki kurgu ilerlemiyor, yazar sadece bilgi verip okuyucuyu bu bilgiler ile sıkıp bunaltıyor. Karakterlerin ve kurgunun içine, hikâyeyi oluşturacak bütün ayrıntılı bilgileri yavaş yavaş okuyucuya sindiriyor. Her bir tarih bilgisi ve her bir bilimsel ayrıntı kitabın bir noktasında illa ki karşımıza çıkıyor. O yüzden kitabın hiçbir noktasında "sıkıldım" kelimesini dillendiremiyorsunuz, çünkü aklınıza bile gelmiyor.

Cadıların Keşfi, paranormal üç türün gizlice yaşamını sürdürdüğü dünyada her türü ilgilendirecek gizemli bir el yazması kitabı, genç bir akademisyen ve ayrıca cadı olan Diana'nın bulması ile başlıyor.

Bu keşif, köklü bir cadı ailesine mensup, güçlerine arkasını dönmüş Diana için çok önemli bir olay olmasa da, bilmeden bütün türleri karşısına almış ve bunu düzeltmek ve el yazmasının sırrını çözmek için düşman tür olan vampir ırkına mensup akademisyen Matthew ile birlikte hiç dâhil olmak istemediği olayların içinde kendini buluyor.

Aslında konumuz bu kadar kısa ve basit bir şekilde dillendirilse de okuması gerçekten zorlu, olay ve kurgu açısından âdeta kapağı kilitli bir kutu bana göre. Çünkü kitabın başında hâkim olduğumuz şeyler bilimsel ve tarihi olaylar ile desteklenince yalana çıkıyor ve tahmin ettiğimiz, bu olacak işte dediğimiz noktalar yüzünden kitap sonunda elimiz bomboş bir şekilde öylece kalakalıyoruz.


Cadıların Keşfi'ni okumak başlı başına bir serüven, bu yüzden de hızlı hızlı okumak yerine yavaş yavaş sindirerek okumanın daha doğru olduğunu savunuyorum. Çok bilgi çok detaylı kurgu ve bol karakter olunca hızlı okumanın hiçbir yararı olmuyor, unutup gidiyorsunuz ve illâ ki karşımıza çıkacak bir olayı unuttuğumuz için kafamızdaki soru işaretlerinden zerre kurtulamıyoruz.

Kitabın kurgusunu ne kadar konuşursam konuşayım boşluk bir şey bulamadığım için kitabın bana göre en farklı yönlerinden biri olan karakterlerine değinmek istiyorum.

Bazı kitap karakterleri bence kitabın kurgusunun içinde değil de haricinde düşünülmeli, eh işte bu karakterlerden birisi de sapyoseksüellerin tam anlamıyla gözlerinden kalpler çıkartacak, kalbimizi un ufak edip yerlerde tepinse bile sesimizi çıkarmayacağımız serinin ilk kitabının yıldızı Matthew bana göre.

Bir adam düşünün yüzyıllar (bin de olabilir bilmiyorum 😂) boyunca yaşamının tamamını bilime ve türlerin kökenini bulmaya adayıp vampir olduğu hâlde tıp ile ilgilenip kalplerimizi eriten bir tam zamanlı bir doktor, zekâsı ile hayrete düşüren bir bilim adamı, dehşete düşüresi koku algısı ile usta bir yarı zamanlı şarap tadımcısı, rahatlamak için yoga yapıp tam bir anne kuzusu, sevdiceğinin kedisine "ma petite" diyerek okuyucuyu tam anlamıyla bu kadar da olmaz dedirten dağlara taşlara haykırmamızı sağlayan aşık olunası bir herif. Ha işte bu adamı düşündünüz mü, çok tatlı ve hayran olunası, değil mi? Ama bunların dışında sizi çıldırtacak bir haberim var ki bu adam aşırı sahiplenici bir âşık, ayrıca gözleri ve kalbi kadınından başkasını göremediği için tamamen hata yapmaya meyilli bir karakter. Matthew tamamen kusursuz bir kusurlu olarak yaratılmış ve bu olay o kadar çok sevdiğim bir şey ki kitabın konusunu sevmeseydim bile sadece Matthew için beşi basabilirdim.

Matthew aşırı derece düz bir karakter (düz heriflere aşığım), eğrisi doğrusu yok. Kendi içinde sakladığı birçok yalanı ve sırrı olsa da bunu sadece sevdiği kişilerin yararı ve zararına göre ortaya çıkarıyor. Koruma iç güdüsü gibi bir şey bu. Bazen tam anlamıyla şapşal bir âşık bazen de tuttuğunu koparan bir alfa olması Diana'yı ne kadar kendine hayran bıraktıysa biz zavallı okurları bunun bin katı falan bırakmıştır herhalde. Kitabı bitirdiğimden beri kalbimde kelebeklerim eksik olmuyor.(Ah, zavallı minik Matthew'siz kalbim 😭)
.
Bir yazarın hem karakterlerini hem kurgusunu dengede tutmasına her zaman hayret etmişimdir. Deborah Harkness bunu tam anlamıyla başarabilen sayılı yazardan birisi bence.

Kurgunun gidişatı aşırı derecede merak edilesi, çünkü kitabı bitirdiğimde tam anlamıyla elim ve beynim bomboş kaldı.
Hakkında en ufak bir fikir yürütemiyorum, ne dersem yanlış çıkacakmış gibi his var içimde.

Zeki karakterler, zekice işlenmiş bir kurgu, kusursuzluğun aslında birçok kusuru beraberinde getirdiğini en iyi şekilde anlatan fantastik kurgu okumak isterseniz Cadıların Keşfi'ni okumanızı bütün kalbimle öneriyorum.

Lütfen okuyun.
Ama Matthew'e aşık olmadan.
O benim.
B E N İ M ! 😂

21 Şubat 2018 Çarşamba

CAM ŞATO - KİTAP YORUMU (THRONE OF GLASS #1)



ARKA KAPAK

Celaena ömür boyu hapse mahkûm edilmişti. Oysa o, eğitimli bir suikastçıydı, benzerlerinin en iyisiydi ama bir hata yapmış ve yakalanmıştı. Genç yüzbaşı Westfall ona bir teklifle geldi. Celaena, kraliyetin en yetenekli savaşçıları ve suikastçılarıyla katılacağı ölümüne bir yarışmada veliaht Prens Dorian’ı temsil edecek.

Yarışmayı kazanırsa kralı korumaya ve sonrasında özgür bırakılmaya hak kazanacak. Ama önce bir biri ardına ortaya çıkan cinayetlerin katilini bulmalı ve hayal bile edemeyeceği bir geleceğe hazırlanmalı.




YORUM


"Son derece yargılayıcısın."
"Yargılarda bulunmuyorsan akla ne gerek var?"
"Peki ya insanları aklının acımasız yargılarından sakınmayacaksan kalbe ne gerek var?"

Cam Şato, yıllardır okuma listemde olan ancak bir türlü elimin gitmediği kitaplardan biriydi. Baskısı yoktu, serinin kitapları arasında aralıklar aşırı uzundu ve baskılar gerçekten rahatsız ediciydi. Dex'in bu sene okurları şaşırtan bir şekilde aramıza dönmesi ile yeni baskıları kaçırmadım ve sonunda kitabı ellerime alabildim.

Açıkça söylüyorum Sarah J. Mass benim ön yargılı olduğum yazarlardan bir tanesi. Cam Şato'yu okuduğum hâlde içimde hâlâ bir yerlerden beni dürtükleyen populerizmden galip çıkmış yazarlardan bir tanesi olduğu hissi bir türlü geçmiyor. Çünkü Cam Şato iyi bir kurgu diyebileceğim özellikleri kendinde bulundursa da aman aman bir kitap değildi bana göre.

Tarihi Fantazya türünü seviyorum.Bu türde ne okusam "olley işte benim kurgum" diyebileceğim birçok güzel nokta mevcut. Cam Şato da türü açısından gerçekten iyi yansıtılan kitaplardan biri.

Mahkûm bir suikastçı, bir prens ve bir yüzbaşı şu an için ana karakterleri kitabımızın. Hükümdarlıkta düzenlenen bir yarışma için prensin yaveri olan Celeana, kralın "yaverliği" görevini kazanıp sonunda özgür kalabilmek için çeşitli sınavlardan geçiyor. Bunun yanı sıra da sarayda dönen gizemli olayların peşine düşen karakterimiz Celeana hayatta kalmak ve özgürlüğünü eline alabilmek için birçok olayla karşı karşıya kalıyor.

Cam Şato, ana karakterleri kısıtlı olsa da içinde birçok karakter bulunduran bir kitap. Her yerden çıkabilme özelliğine sahipler ve kitabın sonuna kadar hiçbirinin işlevini çözemiyor okuyucu. Bunun içindir ki yazarın sürprizlerini bomba gibi sona koymasını ve bunu okuru karakterler yoluyla yürekten götürecek kıvama getirmesini sevdiğimi söyleyebilirim. Oldukça yavaş, yer yer hareketsiz ilerlese de akıcılığından, yazarın esprili dili aralara yer yer serpiştirilen gizemler ile kaybetmediğini görüyoruz. Hiçbir karakterin rolü harcanmıyor ve aklımızda serinin diğer kitaplarına saklanmış gizem olsa da kitabın sonunda meraktan çatlatacak hiçbir soru işareti barındırmıyor.

Ama tüm bunların dışında ana karakterlerin hem duygusal hem de kurgu açısından aşırı yavan işlendiğini düşünüyorum ben. Sanki yazar kurgunun kusursuzluğuna -ki kusursuz değil- o kadar odaklanmış ki karakterlerinin aşırı yavanlığı gözünden kaçmış gibi geldi.

İleriki kitaplarda ne olur bilmem ama Chaol dışında işlenen karakterlerin çok yüzeysel ve bana göre boş beleş karakterler olarak işlendiğini hissettim. Celeane, çok derin bir karakter bana göre, hisleri, yaşadıkları açısından gerçekten âdeta yaşamın sillesini yemiş. Ama bu derinliği zerre hissetmedim. Umarım diğer kitaplarda karakterin gelişimini net bir şekilde okuruz. Çünkü ben Celeana'yı çocukça flörtler ve yaptığının arkasında hiçbir şekilde durmayan bir kız çocuğu olarak değil de kendine güvenen ve hislerinin farkında olan bir kadın olarak okumayı gerçekten çok istiyorum.


Devam kitaplarını elimden geldiğince hızlı okuyacağım çünkü kurgunun nereye gideceği gerçekten merak konusu. Eğer sizler de dur durak bilmeyen, okuru kalpten götürecek kurgular okumayı seviyorsanız sizlere Cam Şato tavsiyemdir.

14 Şubat 2018 Çarşamba

KAPLUMBAĞA KABUĞUNDA DÜNYA - KİTAP YORUMU


ARKA KAPAK

Nadir olan, sizinle aynı dünyayı gören birini bulmaktır.
On altı yaşındaki Aza, kaçak milyarder Russell Pickett’ın peşine düşmeye hiç de niyetli değildi aslında. Düşüncelerini ve dünyasını ele geçiren korkularıyla uğraşmak yeterince zordu zaten. Ancak bulana yüz bin dolar ödül vereceklerdi ve En İyi ve Korkusuz Arkadaşı Daisy paraya göz koymuştu bir kere. Böylece birlikte evlerinin yakın, dünyalarının uzak olduğu Pickett’ın oğlu Davis’in yanına gittiler. 

Aza çabalıyordu. İyi bir evlat, iyi bir arkadaş, iyi bir öğrenci, hatta iyi bir dedektif olmaya çabalarken bir yandan da daraldıkça daralan düşünce sarmalının içinde sıkışıyordu… 

Yeni kitabı uzun zamandır dört gözle beklenen John Green sevgi, direnç ve ömür boyu sürecek arkadaşlıkları konu aldığı bu romanında Aza’nın hikâyesini sarsıcı ve gözü kara bir açıklıkla paylaşıyor. 


“Şeytanlarınızla yaşamayı öğrenmek ve mükemmel olmayan benliğinizi sevmek üzerine bu roman çok yerinde ve çok önemli.”


YORUM

Antik Yunanlıların mavi için kullandıkları bir kelime yokmuş. O renk onlar için yok hükmündeymiş. Onu karşılayan bir kelime olmadığından onu görmemişler.

Sürekli onu düşünüyorum.Onu gördüğümde midem altüst oluyor. Ama bu sevgi mi yoksa kelime karşılığı olmayan bir şey mi? 


Kaplumbağa Kabuğunda Dünya, elinize aldığınız anda bu kitap kesinlikle bu yazarın kitabı diyeceğiniz, klasikleşmiş bir John Green eseri.

John Green, okumayı sevdiğim, özellikle genç kesime hitap eden yazarlardan birisi. Okuyucu yormadan, belki de "her kesime" hitap eden bir sorunu büyüleyici dili, içten kurgusu ile anlatabiliyor. Öyle ki istemeseniz bile kitabında bahsettiği sorunları bir şekilde araştırırken buluyorsunuz kendinizi.

Kaplumbağa Kabuğunda Dünya, ana karakteri Aza'nın bir nevi hayatı bir ucundan yakalamaya çalışma öyküsü. Obsesif Kompulsif Bozukluğu olan Aza, sürekli virüs kapacağı endişesiyle yaşayan ve bunu sonucunda farkında olmasa bile kendine zarar veren bir karakter. Yıllar sonra çocukluk arkadaşının babası birden bire ortadan kaybolunca, en yakın arkadaşı ile dedektifçilik oynayıp bu gizemin peşine düşüyorlar ve kitabımız böylece başlıyor.

Kitabımız, her John Green kitabı gibi olabildiğince durgun, tamamen fikirlere ve düşüncelere odaklı ilerliyor. Ama bu akıcılığından zerre bir şey götürmüyor bunu açıkça söyleyebilirim. Her satırın altını çizip yüzünüzde hüzünlü bir gülümseme ile dalıp gidiyorsunuz kitaba.

Aza, her insanın başına gelebilecek bir sorundan muzdarip. Sorunu çözmeye çalışmıyor, bununla yaşamayı öğrenmeye çalışıyor bir nevi. John Green de aslında bunu aktarmak istiyor kitabında okuyucuya, bir sorununuz olabilir, bu çok normal, bu duruma önlem almak zorunda hissettiğinizde mutlaka yardım alın ama sorunun hayatınıza vurgun yapmasına da izin vermeyin. Yaşayın, "sorun"u hayatınızın problemi yapmaktan çok onunla birlikte yaşamayı öğrenin.

Şu zamana kadar John Green hayranı bir okur olmadım. Ama yazarı sevdiğimi, kaleminin hissettirdiklerinden hoşlandığımı söyleyebilirim. Günümüz gençlik problemlerini bir kurguya döküp her yaştan kesime hitap etmeyi başardığını net olarak görüyorum.

Uçuk bir sonun ya da hayatı yaşamaya engel teşkil edecek bir hikâyenin yazarı değil John Green. Okuyucuya gerçekleri, Kaplumbağa Kabuğunda Dünya'da olduğu gibi açıkça aktarıyor. Kandırmıyor. Hayal kurdurmaktan öte çözüm odaklı bir yazar. Bu yüzden de ana kurgusunun eksiği olsa bile fikirleri, naif kaleminin etkileyiciliği ile her yaştan okuyucuya öneriyorum ben.

30 Ocak 2018 Salı

ILLUMINAE - KİTAP YORUMU ( ILLUMINAE FILES_01 )



ARKA KAPAK

ÖNCE HAYATTA KAL, SONRA GERÇEĞİ ORTAYA ÇIKAR.

Sabah, Kady erkek arkadaşı Ezra’dan ayrılmaktan daha kötüsünün başına gelemeyeceğini düşünüyordu. 
Öğlen, gezegeni istila edildi.
2575 yılında uzayın çoğunu hâkimiyeti altında tutan iki megaşirketten ― *******ve  *******― biri, Kady ve Ezra’nın gezegenini yok ederek galaksilerarası bir savaş başlatır. Binlerce mülteciyle beraber sığıştıkları gemilerden oluşan ufak filonun peşindeki düşman savaş gemileri ilk başta en büyük sorunları gibi görünse de ortaya daha büyük tehditler çıkacaktır.

Ölümcül bir ******** ortaya çıkmıştır, filonun onları koruması gereken yapay zekâsı düşmanca adımlar atmaktadır, komuta kademesi ciddi sorunlar olduğunu inkâr etmektedir. Kady gerçeği açığa çıkarmak için bir veri hengâmesine dalmışken mültecileri kurtarmakta ona yardım edebilecek tek kişinin Ezra olduğunun farkına varacaktır: Bir daha asla konuşmayacağına yemin ettiği eski
erkek arkadaşı.


BRİFİNG NOTU: E-postalar, şemalar, askeri evraklar, özel mesajlar, tıbbi raporlar, röportajlar ve bunun gibi pek çok hack’lenmiş belge üzerinden anlatılan Illuminae, dengesi bozulan hayatlar, gerçeğin bedeli ve sıradan insanların kahramanlıklarına dair dur durak bilmeyen, aksiyon dolu bir destanın ilk kitabı.





YORUM

"Kapılar dönerek kapanırken, "Hey, Üsteğmenim, dedi.

"Evet, Çavuş?"

" Ezra Mason'ı görürsen, ilk çocuğunun adının James olacağını hatırlat. Ya da Jamette." Göğüs cebine vurdu. "Ve ona endişelenmemesini söyle. Astro-Prenses beni sıcak tutar."

"Astro - Prenses mi?"


"O ne demek istediğimi anlar."


Bazı kitapları bazen tek bir cümleyle bile özetleyebilirsiniz. Bunun nedeni beğenmediğiniz için falan değil, yanlış anlamayın. Sadece o kadar yoğun duygular ile doludursunuz ki bütün kelimeler boğazınızda düğüm düğüm olur. İşte, benim bu sene boğazımı, kalemimi düğüm düğüm eden kitaplardan birisi İlluminae.

Kitap bittiğinden beri ağzımdan "Dehşete düştüm." cümlesinden başka hiçbir şey çıkmadı. Bu iki kelime kitabı adeta özetliyor, bir de üstüne özümsüyor bana göre.

Kitabın klasikleşmiş hiçbir yanı yok. Tamamen orijinal fikirlerle dolu. Elimizde ilkleri tutuyor gibiyiz adeta. Kurgumuz seriye adını veren dosyalardan oluşuyor. Aslında biz geçmiş bir olayın belgelerini, her bir detayı ile elimizde tutuyoruz.

İlluminae, farklı bir evren üzerinde yaşanan felaketi ve o felaketten uzaklaşmak isteyen bir halkın mücadelesini konu alıyor. Distopik öğeler tabi ki var. Ama kitabımız daha çok bilim kurgu ve genç yetişkin türünün birleşimi. Ancak şöyle bir şey var ki yazarlar kitabın ana türlerinin üstüne okuyucu tamamen mahvetmek amacıyla dram, okurun içini sımsıcak eden bir romantizm ekleyerek kitabı okurun gözünde daha da çekici kılıyor.

Dosyanın içindeki belgeleri okurken ilk 150 sayfa alışamıyoruz kitabın diline. Kafamız karışıyor. Terimler beynimizi bulandırıyor. Ve en başta asıl olacak olayı bize çaktırmıyor yazarlar. Bu yüzden en azından benim için bu söylediğim ilk 150 sayfa kafa karıştırıcı olmaktan başka bir şeye yaramıyor. Ama o sayfalardan sonra belgeler çeşitli sırlar, dehşete düşürecek bir olay ile -abartmıyorum okuru bir yandan çığlık attırıp diğer yandan ağlatarak asıl olaya giriş yapıyor.

Kurgunun gidişatı, karakterlerin kitaba renk veren eğlenceli tavırları ve sürekli söylediğim, dehşete düşüren asıl olay birleşince İlluminae benim için tam anlamıyla okuduğum en özgün kitaplardan biri hâline geldi.

 Ciddi söylüyorum bu kadar abartılmasının sadece ilginç kapak tasarımı ve ortamda çokça rastlanan "sevmek için sevmek" olayına bağlamıştım. Çünkü biliyorsunuz her abartılan kitap mutlaka olmuş bir kitap olmuyor.

Ama bu kitap hiçbir kusur barındırmadan tamamen özgün fikirler ile donatılmış bana göre. Ne tamamen mekanik, ruh bulundurmadan ana konuya odaklanmış bir bilimkurgu kitabı ne de ergen neslin çalkantılı romantik ilişkilerini barındıran klişe bir gençlik kurgusu. Bu iki türü tam dozunda esprili bie dil ile harmanlayarak vazgeçilmez bir iş çıkarılmış. Üstelik -ufak bir spoiler vereyim- sonunun kafamızda soru işareti bırakmadan bizi mutlu ederek bitmesi de cabası.

Her zaman söylerim bir kitabın karakterleri leş, kurgusu kötü olsa bile benim için hissettirdikleri asıl önemli şeydir. İşte İlluminae hem karakterleri hem kurgusu hem de hissettirdikleri açısından eşsizdi.

Bunu içindir ki türün seveni, sevmeyeni, herkese sırf hissettirdikleri için mutlaka okumalarını öneriyorum.

Devamını ise merakla, heyecanla bekliyorum.

Sevgiler.

25 Ocak 2018 Perşembe

BRONZ ATLI - KİTAP YORUMU (THE BRONZE HORSEMAN #1)



ARKA KAPAK

Bu kısacık ömürden korkmayacağım, başımı eğmeyeceğim, dik durmanın bir yolunu bulacağım. Kapımı her şeye kapatacağım, Alexander. İçimde yalnızca sen kalacaksın...

Şarkılar söyleyip hayaller kurmaktan başka işi olmayan on yedi yaşındaki dünyalar güzeli Tatyana, Almanların Rusya'yı işgal ettiği 1941 yazından sonra hayatının bir daha asla eskisi gibi olmayacağından habersizdir. Çünkü savaşa girdiklerini öğrendikleri gün hayatının mucizesiyle karşılaşmıştır; yakışıklı ve gizemli Kızıl Ordu subayı Alexander Belov… 

Birbirlerine ilk görüşte âşık olan Tatyana ile Alexander ateş ve baruttur, bir kuşun iki kanadı, gece ve gündüz, toprak ve çiçek… Fakat aşk da hayat gibi, asla göründüğü kadar kolay değildir. Hatta onlarınki aşkların en zorudur çünkü Tatyana'nın biricik ablası Daşa da genç adama sırılsıklam âşık olmuştur. Onları bekleyen o korkunç savaş, kış, açlık ve ölümcül sırlar, imkânsız aşklarının verdiği acının yanında bir hiç kalacaktır. 

Bronz Atlı, Tatyana ile Alexander'ın hikâyesi. Başlarına bombalar yağarken kalpleri aşk için çarpanların hikâyesi. İhanetin olduğu kadar fedakârlığın da hikâyesi. Her satırı hüzünle, tutkuyla ve umutla kaleme alınmış, unutulmaz bir aşk ve savaş destanı…


Avucunu aç, içine benim için bir öpücük kondur ve sonra elini kalbine bastır.



"Gerçek aşkımı Kama kıyılarında buldum, " diye fısıldadı genç kızın gözlerinin içine bakarak.

"Ben de gerçek aşkımı Ulitsa Saltıkov-Şcedrin üstündeki bankta oturup dondurmamı yerken buldum."

"Beni sen bulmadın. Beni aramıyordun bile. Seni bulan benim."

"Alexander, sen beni... arıyor muydun?"

"Hem de kendimi bildim bileli..."



Normalde yorum yazmak istediğimde kitapları işaretlediğim yerlerden bir daha okuyup bazı şeylerin netleşmesi açısından not çıkartırım. Klasik bir giriş olacak ama Bronz Atlı'yı tekrardan elime alıp işaretlediğim yerleri okumak benim için resmen zulüm oldu. Okuyup kenara bıraktığım andan itibaren tam olarak bir ay geçti ama kitaptan vebalıymışcasına kaçıyorum.

Bunun sebebi ise kitabın okuru tam olarak mahvetmesi. Başladığımız andan itibaren bir dramın içinden başka bir drama uçarak geçiyoruz resmen. Hiç durmadan. Yazar okuyucuya nefes alma izni bile vermiyor. Parçalıyor, kırıyor. Tamir bile etmeden kurgusuna kaldığı yerden devam ediyor. Aynı zamanda da kitabı diğer türdaş kitaplarından ayırt ederek çok farklı bir kulvar olan "Savaş" ve "Devletler arası siyasi entrikaları" kurguya yedirerek sanki okuru kalbinden vurmamış gibi tedaviyi bir kenara bırakıp kan kaybından öldürmeye mahkum ediyor.

Bronz Atlı iki farklı tip düşünce açısıyla değerlendirilmeli bence. Çünkü salt bir tarihî aşk kurgusu değil elimizdeki. Romantizmin yanında siyaseti, siyasetin getirdiği entrikaları ve bunların hepsinin bir sonucu olan gerçek bir "savaş"ın içinde var olmaya çalışan iki karakterin öyküsü bu.

İşlenen kurgu en başından beri okuyucuya hiçbir detay atlanmadan gerçeklik payıyla yavaş yavaş yediriliyor okuyucuya. Savaşın nereden patlak verdiği, Rus halkının bu olaylara bakış açısı, savaşın sadece "gerçekten" halka zarar verdiği her olayda okuyucunun gözüne gözüne sokuluyor.

Ama şöyle bir var ki kitabın savaş kısmını okumak canımızı aşırı yaksa da yazar durun diyor, daha bitmedi siz okuyucuları mahvedeceğim. Ve önümüze tamamen imkânsız kahredici bir aşk hikâyesi sürüyor.

İşte böyle başlıyor dillere destan Tatyana ve Alexander'ın hikâyesi. Savaşın içinde yaşamaya çalışan halktan bir küçük kız ile halkını korumaya adamış askerin hayran olunası aşkı.



"Elvada, mehtabım, nefesim, beyaz gecelerim, altın ışıltılı güneşim, berrak suyum ve ateşim. Elvada... Umarım daha iyi bir hayata kavuşursun, yüzün tekrar güler, huzuru bulursun. Batı'nın sabah güneşi o güzel yüzüne vurduğunda, bil ki senin için dilediklerim boşuna değildi. Elvada, Tatyana'm, inancını daima koru."


Bronz Atlı'nın daha önce bahsettiğim farklı konular üzerinden kurguyu işleme özelliği dışında bir de romantizmin kitap boyunca okuyucu dize getiren yoğunluğu var. Tek tip bir romantik-dram kitaplarının işleyişinden çok yan karakterler ile işler daha da zorlaştırılınca iki ana karakterin duygularının saflığını daha da iyi anlıyoruz. Zarif cümleler ile duyguların bütün naifliği adeta içimize işliyor okurken.

Okuyup beğendiğim kitaplar için genellikle çok güzeldi deyip kısaca kestirip atabiliyorum. Ama iş Bronz Atlı'ya gelince her bir detayını sanki daha önce bahsedilmemiş gibi tane tane anlatmamak için zor tutuyorum kendimi. Güzeldi fakat bu güzelliği kahredecek kadar gerçekti. Her cümlesini elimi kalbime koyarak, nefes almak için duraklayarak okudum.

Ama şöyle bir şey var ki bir kitabın devamı için ilk defa bu kadar heyecansızım sanırım. Çünkü Bronz Atlı'da çektiğim acı beni bir süre idare edecek durumda. Elbet bir gün okuyacağım ama bir iki ay kendime kitabı yedirme süresi veriyorum. Romantik kitapların kölesi olmuş, drama resmen koşa koşa giden mazoşist okurlara lütfen bu kitabın okuyun diyerek yorumumu burada noktalıyorum.


Sevgiler.
 

Hunharca Okuyan Kız Template by Ipietoon Cute Blog Design and Bukit Gambang