12 Nisan 2020 Pazar

SEVİP SEVMEDİĞİME BİR TÜRLÜ KARAR VEREMEDİĞİM 2 KİTAP ( JANE STEELE VE ALİCE HART'IN KAYIP ÇİÇEKLERİ)


YORUM

Alice o günü, hayatını geri dönülmez şekilde değiştiren gün olarak hatırlayacaktı her daim, ancak anlaması yirmi yılını alacaktı: Hayat ileriye dönük yaşanır ancak geriye dönük algılanır. Tam ortasında dururken manzarayı görmek mümkün değildir.

Alice Hart'ın Kayıp Çiçekleri'ne başlarken beni bu kadar üzüp yıpratabileceğini düşünmüyordum. Cıvıl cıvıl bir kapak, çiçeklerle dolu rengârenk bir konu nasıl bu kadar yorabilir ki insanı değil mi. Ama kitabı bitirip kapağını kapattığımda gerçekten yorulduğumu, kitabın kapağına tezat o kapkaranlık atmosferinin beni yıprattığını farkettim. Alice Hart'ın Kayıp Çiçekleri'ne bir iyileşme hikâyesi, küçük bir kızın kendini bulma yolculuğu diyebilirdim eğer son 100 sayfayı okumasaydım. Ancak yazar kendi içinde bir tezata düşmüş ki kitabımızın kahramanı Alice Hart iyileşecekken kendisini kısır bir döngü içinde buldu. Ve bu hüzünlü bir olaydı benim için. Kadının hayatına yön verebilmesi için onu çevresinin kurguladığı bir hayata mahkum etmek, bundan kurtulduğunda başına gelen her şeyin bir anda yine en baştan tekrar etmesi.

Var olabilmek için geçmişine mi sırtını dönsün, geleceğini mi kucaklasın bir türlü karar veremedik hem yazar hem de okur olarak. Ve bu eziyetti bana göre. Hem okura hem de o kadar yükün altında kalmış ana karaktere. Kitabın beni yoran kısmı da buydu işte. Bunun dışında tam bir çiçek cahili olduğum için bölüm başlarında yer alan çiçek adları, ne anlama geldikleri (bu kurgu olsa bile) benim için bulunmaz bir nimetti.

Alice Hart'ın Kayıp Çiçekleri aşırı güzel, etkileyici bir roman değil. Gerçekçilik boyutu hem yüksek hem de bir parça fantastik (kurgu fantastik değil, yaşanılanlar gerçek dışı) bir hikâye bana göre. Yazar bütün tezatlıkları kitapta vermiş. Bunun bilincinde okursanız seversiniz diye düşünüyorum.

Sevgiler.



YORUM

"Anneme yeniden kavuşmak için cehenneme gitmem gerekiyorsa,o halde öyle olsun.Ben de bir başka ete kemiğe bürünmüş felaket olacağım o halde.Ama gayet güzel bir felaket." 

Jane Steele, Jane Eyre'nin nahif ortamının aksine daha korkunç, daha acımasız ve daha karanlık bir hikayeye sahip. Antikahraman bir ana kadın karakterimiz var aslında. Yaptığı şeyler kendince doğru olsa da toplum nezdinde kabul görmüyor. İnsanların kötülüklerini Jane Eyre'nin sakın affediciliği ile asla kabullenmeyip adeta kendi öyküsünü yaratıyor.

Hem tuhaf bir akıcılığa hemde akıllara ziyan bir durgunluğa sahip. Bütün zıtlıklar kitapta toplanmış gibi. Jane Eyre seven, onun bambaşka bir tarafına farklı gözle bakmak isteyen okuyuculara tavsiyemdir.


ISKARTA - KİTAP YORUMU ( Unwind Dystology #1)



ARKA KAPAK

Hayatı sona erdirilecek ama başka formlarda vücut bulacak gençler...
Iskarta işleminden kaçış yok!
 
İkinci İç Savaş, üreme hakları yüzünden çıkmıştır. Çocuğun hayatının, ana rahmine düştüğü andan on üçüncü yaşına kadar sonlandırılması yasaklanmış, bu ürpertici kararla savaş sona ermiştir. Ancak anne babalar, on üç ve on sekiz yaşları arasındaki çocuklarını ıskartaya çıkarabilir, ıskarta işleminin sonunda çocuğun tüm organları başkalarına nakledilir. Dolayısıyla hayat teknik açıdan son bulmaz.
 
Connor anne babasının bir türlü kontrol edemediği bir çocuktur. Risa devlet himayesinde büyümüş ancak hayatta tutulacak kadar yetenekli bulunmamıştır. Lev ise ıskartaya çıkarılmak için büyütülmüştür. Birlikte kaçma, hatta belki de hayatta kalma fırsatları olacaktır.



YORUM

"Her halükarda, hiçbir zaman öyle büyük biri olamayacaktım. Ama şimdi, istatistiksel olarak konuşursak, bir parçamın dünyanın bir yerlerinde başarılı olma şansı var. Tamamen ise yaramaz olmaktansa en azından kısmen büyük olurum."

Iskarta, uzun zamandır okumadığım distopya açlığıma ilaç gibi gelen, karakterleri, kurgusu, gidişatı hemen hemen her şeyi ile bu sene içerisinde okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. 
Kitabımız korkunç bir distopik  evrene sahip. Üreme hakları yüzünden çıkan iç savaş nedeniyle bir kanun oluşturuluyor. Bu kanuna göre halk kendi çocuklarına ya da kapılarına bırakılan rastgele her çocuğa bakmak zorunda ama bu çocuklar 13 -18 yaşları arasında eğer aileler isterlerse ıskartaya çıkarılıyorlar. Yani bir nevi zorunlu organ nakline. Canice katledilip ülkede hasta, ihtiyacı olan bireylere çare oluyorlar.

Kitabımızda Iskarta'dan kaçan üç çocuğun öyküsü. Birisi anne ve babası tarafından istenmiyor, bir diğeri dini sebepler yüzünden kendisini buna mecbur hissediyor en sonuncusu ise yetimhanede büyüdüğü ve farklı bir meziyeti olmadığı için devlet tarafından gözden kaçırılmış. İşte bu üç ana karakterin gözünden okuyoruz biz Iskarta'yı. Ve hangi gözden okursak okuyalım acayip korkutucu geliyor evren bize. Düşünsenize kendi anne babanız birden yok yere sizi öldürmek istiyor, benden bu kadar sana bakamıyorum diyor. Ve sistem o kadar korkutucu ki ıskartayı aslında çocuklarını öldürmek olarak görmüyorlar. Sadece başkalarına ilaç olduklarını düşünüyorlar. Nereden bakarsak bakalım korkunç ve acımasız bir sistem. Özellikle çocuklar üzerinden ilerlemesi bana göre tüyler ürpertici.

Iskarta, karakter açısından çok zengin bir kitap. Her karakterin gözünden okuyoruz biz kitabı ayrıca. İlk önce bu durum beni rahatsız etse de sonuca giden süreçte neden gerekli olduğunu ve böyle yapılmasının doğru olduğunu daha iyi anladım. Seri olmayıp tek kitap kalsa bence güzel olurdu ama daha gelecek üç kitap daha var. Ama evrene doyamadım da bundan eminim.

Özellikle distopya seven okurlara, farklı bir bakış açısı kazandırması açısından önerimdir.

Sevgiler 💙

ACI ÇİKOLATA - KİTAP YORUMU


ARKA KAPAK

Yemek pişirerek, yemek yiyerek, yemekler aracılığıyla aşk ilanı, tinsel ve tensel iletişim gerçekleşebilir mi? Laura Esquivel, "Acı Çikolata" ile, içinde yemek tarifleri, aşk öyküleri ve kocakarı ilaçları bulunan bu romanla bu iletişimin gerçekleşebileceğini kanıtlıyor. Yüzyıl başlarında Meksika'da devrim, eski kolonyal toplumun son kalıntılarını temizlerken, aile geleneğine göre evlenmesi olanaksız, ama buna karşın Pedro'ya delicesine tutkun Tita, yemek yapmayı aşkının iletişim aracına dönüştürüyor. Laura Esquivel bu olanaksız aşkı yemek ve kocakarı ilaçları tanımlarıyla dile getiriyor ve sarsıcı, büyüleyici bir dille bu aşkın ezgisini yaratıyor; yarım kilo soğan, iki baş sarmısak, bir tutam fesleğen, romanın her satırından fışkıran yakıcı aşkın simgesine dönüşüyor. Yazarın ironik, neşeli ve yumuşak bir dili var; yaşam sevgisi ve tensel aşk bu dil içinde büyülü gerçekliğe bağlanıyor. Hiçbir kadın yazar, kadın dünyasını bu düzeyde dile getiremedi. Kısa zamanda on beş dile çevrilen ve yazarın senaryosuyla sinemaya aktarılan, filmi ülkemizde de büyük ilgiyle karşılanan "Acı Çikolata", başta Meksika ve ABD olmak üzere yayımlandığı her ülkede satış rekorları kırdı. Bir kez okumakla yetinemeyeceğiniz bir roman.




YORUM



Hepimiz, içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Deneyde görüldüğü gibi oksijene ve mum alevine ihtiyacımız vardır. Örneğin, oksijen, sevdiğimiz insanın nefesinden gelebilir. Mum aleviyse güzel bir yemek, müzik, okşamalar ya da güzel sözlerdir.

Acı Çikolata için büyülü bir atmosferde yemek kokuları ile dolu hüzünlü bir aşk hikâyesi demek doğru olur.

Bazı kitaplar vardır dümdüz bir konuyu ele alsalarda kurgulandıkları ortamlarıyla, karakterleriyle benzer hikâyelerden milyonlarca durak ötededirler. Acı Çikolata da işte yazım tarzı, karakterleri ve atmosferiyle benzer hikâyelerinden çok öte bir yerde.

Konusundan bahsetmeden önce ben kitabın türünden bahsetmek istiyorum ilk olarak. Kitap büyülü gerçeklik akımı ile yazılmış. Bu akım başta normal bir kurgu gibi gözüksede bir takım fantastik ögelerin hikayeye serpiştirilmesi diye özetlenebilir. İlk başta bu olayı çözemiyorsunuz, hatta okura biraz absürt geliyor. Karakter ağlıyor mesela, ağlaması o kadar şiddetli oluyor ki merdivenlerden seller taşıyor. Ve kimse bunu yadırgamıyor. Böyle bir hikâye işte Acı Çikolata. Bana haylaz hüzünlü bir çocuğu hatırlattı bitirdiğimde.

Kitabımız, Meksika Devrimi'nin gölgesinde bir konakta geçiyor. Ailenin küçük kızı Tita'nın hikayesini okuyoruz biz. Geçmişten gelen köklü bir gelenekleri var bu ailenin. Evin en küçük kızı anneye bakmak zorunda. Bütün hayatını eve ve mutfağa adamak, evlenmemek ve evden ayrılmaması gerek. İşte hikâyemizin hüzünlü kısmı da burada başlıyor.

Tita aşık. Sevdiği adamla evlenmek istiyor. Ancak ne annesi ne çevresi buna izin vermiyor. Sevdiği adam sırf ona yakın olmak için Tita'nın ablası ile evleniyor. Anlayacağınız küçük entrikalar, büyük acılarla dolu bu hikâye okuyucuyu mahvediyor. Yoruyor, kalbinizi kırıyor bir an bile yüzünüzü güldürmüyor.Ta ki Tita'nın baş kaldırısına kadar. Köklü bir geleneği yıkmak kadar zor bir şey varsa o da yobazlık derecesinde inanılan bir geleneği yıkmaktır. Ve Tita bunu başarıyor. Okuyucu da derin bir nefes alıyor.

İşte böyle bir hikâye Acı Çikolata. Aşırı renkli meksika mutfağı ile özdeşleşmiş iç kavurucu bir öykü. Her anında farklı bir tat var. Sıradanlığın içinde kök salmayıp sivrilebilen kurguları seviyorsanız canı gönülden öneririm.
Sevgiler.

2 Mart 2020 Pazartesi

Sonsuz +Bir - Kitap Yorumu



ARKA KAPAK

Sen ve Ben
Dünyaya Karşı Biz

Bonnie Rae Shelby, milyonların sevgilisi bir süperstardı. Akıl almayacak kadar zengin, melekler kadar güzeldi. Ve yüzündeki mutluluk maskesinden sıkılan Bonnie’nin tek istediği ölmekti.

Finn Clyde ise hiç kimseydi. Paramparça ruhunu, dehası ve alaycılığıyla saklamaya çalışsa da bu hayatta elinde sadece onu karanlık geleceğine bir adım daha yaklaştıracak umutsuz bir yolculuk vardı.

Bir anlık şefkatle hayatlarını baştan yaratacak bu ikiliyi önemli bir seçim bekliyordu: Arkanı dönüp kendini kurtar ya da sahip olduğun her şeyi riske at. Geçmişini ardında bırakamayan adam ve geleceğiyle yüzleşemeyen kadın için geri sayım daha onlar tanışmadan başlamıştı.


Adaşlarının kaderini yaşamaktan kaçabilirler miydi yoksa tarih tekerrürden mi ibaretti?



YORUM


"Biz Bonnie ve Clyde'ız! Aranan ve aranmayan. Kafese kapatılan ve köşeye sıkıştırılan. Biz kaybolduk ve yalnızız. Biz büyük, karman çorman olmuş bir karmaşayız. Biz kaba tahmin gibiyiz. Başka hiçbir yeri, hiç kimsesi olmayan iki insanız ve birdenbire bu bana yeterli geldi! Sana yeterli gelmediği için üzgünüm."


Sonsuz +Bir; yıllardır beklediğim, Amy Harmon açlığımı dindirecek gözüyle baktığım benim için en beklenilen kitaplardan biriydi. Ama bu hevesle bekleme olayını, kitabı bitirdikten sonra yapmama kararı aldım çünkü hepimizin bildiği gibi beklenti ne kadar artarsa sonuç o kadar düşük oluyor.

Amy Harmon, klişeleşmiş kurguları bile sıradışılığa taşıyan bir kaleme sahip. Meh dediğimiz olayları bile kalemi ve karakterleri ile yumuşatabiliyor, kurguyu zarifleştirip okuyucuyu kendine hayran bırakabiliyor. Sonsuz +Bir'de de bu böyleydi. Kaçak bir süperstar, hapisten yeni çıkmış matematik dehası bir erkek karakter ile bir yolculuk hikâyesi yazmak tam Amy Harmon'luk bir olay işte. Televizyon da izlesek tam Disney Channel da yayınlanmalık dizi, gerçek hayatta olsa ilginç bir magazin olayı bu kurgu. Eh sen bu kadar sevdin olayı, okurken de eğlenmişsin bakıyoruz diyebilirsiniz. Eğlendim, hüzünlendim bir de üstüne. Ama kitabı kapatıp kenara koyduğumda dopdolu bir eksiklik ile mücadele ettim.

Bir şey eksikti.

Karakterlerden birine ısınamamıştım. Çoğu yerde kurguyla olan bağımı koparmıştım. Bu Amy Harmon değildi, olamazdı. Böyle hissettirmemeliydi. Üstüne düşünüp, bunları sizlere aktarmaya karar verdiğimde abarttığıma karar verdim. Yazarın diğer kitaplarını sevmiştim, aynı beklentiyle başlayınca tabi ki eksiklik hissedecektim. Sonuçta her kitabı aynı düzeyde sevecek, etkilenecek halim yoktu.

Sonuç olarak, Sonsuz +Bir de karakterlerin karar verme süreçlerini, kurgunun tek düze gidişatını sevemedim. Bir yerden sonra kitaptan kopmama sebep oldu bu olay. Ama yazarın bu kurguyu ele alış biçimine her zamanki gibi hayran kaldım. Yazarı seviyorum ne diyebilirim ki. Eğer sizler de benim gibi yazara aşırı hayran olanlardansanız bana göre kitabı tamamen yazar dışı ele alın.

Umarım o zaman hayran kalırsınız. Sevgiler 🌸

24 Şubat 2020 Pazartesi

YALNIZLIĞIN KARA LANETİ-KİTAP YORUMU (Cursebreakers #1)



ARKA KAPAK

ÂŞIK OL, LANETİ BOZ.
On sekizinci yaşının sonbaharını tekrar tekrar yaşamaya lanetlenen Kordiyar veliahtı Prens Rhen, bir kızı kendine âşık edebilirse laneti kolayca bozabileceğini sanmıştı. Fakat önüne çıkan herkesi ayrım yapmaksızın parçalayıp öldüren bir canavara dönüştüğünde, işinin o kadar da kolay olmayacağını çabucak anlamış, sonunda kendi kalesini, ailesini ve umudundan geriye kalan son kırıntıyı da yok etmişti.
 
Harper için hayatta hiçbir şey kolay olmamıştı. Uzun süredir ortalarda görünmeyen babası, ölüm döşeğindeki annesi ve serebral palsisi nedeniyle devamlı kendisini küçümseyen abisi Harper’ı ayakta kalmak için sert ve dayanıklı olmaya mecbur etmişti. Ancak bir gün sokakta saldırıya uğrayan bir kadına yardım etmek isterken kendini bambaşka bir dünyada buldu.
 
LANETİ BOZ, KRALLIĞI KURTAR.
Harper nerede olduğunu ve neye inanacağını bilmiyordu. Prens mi? Lanet mi? Canavar mı? Harper, Rhen’le vakit geçirdikçe asıl tehlikenin ne olduğunu anlamaya, Rhen de Harper’ın, baştan çıkarması gereken sıradan bir kız olmadığını fark etmeye başlayacaktı. Fakat Harper’ı, Rhen’i ve ülkedeki herkesi Kordiyar’ın esiri olduğu lanetten kurtarmaktan daha fazlası gerekecekti.


YORUM

“Kalede başka sürprizler var mı?”
“Bugün değil.”
“O zaman burada kalmak istiyorum.” Sanki onu mutfaktan sürükleyerek çıkaracakmışım gibi masanın kenarını kavramıştı.
Başımı sallayıp kapıya döndüm. 
“Rhen,” dedi arkamdan.
Kapıda durup ona döndüm.
“Sana âşık olmayacağım,” dedi.
Söyledikleri şaşırtıcı değildi. İçimi çektim. “İlk olmayacaksınız."

Güzel Ve Çirkin retellinglerine karşı zaafım olduğunu muhakkak ki her yerden bağırarak söylediğim için duymuşsunuzdur. Yalnızlığın Kara Laneti'ni de işte bu zaafım yüzünden hiç vakit kaybetmeden aldım ve elime geldiği an da dayanamayıp okudum. Büyük bir ciddiyetle söyleyebilirim ki Yalnızlığın Kara Laneti bir retellingten fazlasıydı benim için. Canavarı gerçek bir canavar, güzeli var olan güzellik standartlarının biraz dışarısında, fantastik bir hikâye olmasına rağmen, gerçek duyguları, gerçek hikayeleri barındıran, beni tam anlamıyla dumur eden bir romandı. Gelecek ve paralel evren olarak nitelendirilen fantastik dünya, aşırı zekice uyarlanmıştı kurguya. Ve tüm bunların dışında kitabın seri olmasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama bütün duyguları yavaş yavaş en gerçekçi hâliyle, karakterlerin hiçbir zaman çizgisini bozmamasını görerek okudum. Ve gerçekten bu yavaşlığın içine yerleşen fantastik kurgu kitabı bir an bile bırakamamızı sağlayan heyecanı barındırıyordu. Zıtlıkların romanı diyebiliriz bu yüzden Yalnızlığın Kara Laneti için. Kurgusu aşırı hareketli ve yoğun, duygusu bir o kadar yavaş ve doyurucuydu.

Ben kitabı  ne beklerken ne buldum kafasıyla bitirdiğim için sonunu biraz garipsedim ancak bu kurguyu deli gibi sevip, karakterlere hayran olduğum gerçeğini değiştirmiyor tabii ki.


Bu yılın en severek okuduğum kitaplarına hızlıca giriş yaptı Yalnızlığın Kara Laneti. En kısa zamanda devam kitaplarını bekliyorum. Fantastik kurgu seven, alışılmışın dışında karakterlere hayran olan okuyuculara tavsiyemdir.

20 Şubat 2020 Perşembe

Sen, Ben Ve Yıldızlar - Kitap Yorumu



ARKA KAPAK

AŞK, ZAMANI BİLE ALT EDECEK KADAR GÜÇLÜYDÜ.
 
Ortadoğu ve ABD, nükleer bir savaş sonucunda yeryüzünden tamamen silinmişti. Artık egemen güç, bireyselliğin ön planda olduğu ve herkesin üç yılda bir dünyanın farklı bir köşesine taşınmasını gerektiren Avrutopya’ydı. Katı kurallarla korunan ütopyanın en ateşli savunucularından olan Max, Carys’e ilk görüşte âşık oldu. Fakat bu yeni dünyada genç âşıklara yer yoktu, beraber olmak için tek şansları yıldızlara ulaşmaktı.
 
Ve sonra her şey tepetaklak oldu.
 
Uzayın karanlık boşluğuna hapsolmuş Carys ve Max’in sadece doksan dakikaları vardı. Kaçınılmaz sona doğru ilerlerken, geçmişlerini ve arkalarında bıraktıklarını düşünmeden edemiyorlardı. Kendilerini bir türlü evlerine ait hissedemeseler de birbirlerinden vazgeçmeye niyetleri yoktu. Oksijenleri tükenmenin eşiğine geldiğinde, sınanan sadece aşkları olmayacaktı.
 


YORUM

"Onlara ilk aşkın insanı paramparça edebileceğini söyle. Ama aynı zamanda da insanı kurtarabileceğini..

O kadar bu dünyanın ötesinde bir adam ki sizi göklere uçurur ve geri getirir..."

Sen, Ben Ve Yıldızlar, okumamın üstünden uzun zaman geçse bile hakkında ne hissetmem gerektiğini bilmediğim kitaplardan birisi benim için.

Tuhaf bir ütopya da neyin ne olduğunu kitabın son sayfalarına kadar çözemediğimiz bir evren de sizi yıkıp yerle bir eden ilk aşk hikâyesini barındırıyor içinde. En azından öyle hissetmeniz isteniyor. İki farklı zaman içinde aşkın evrelerini ve bugününü okuyor okuyucular. Evreler kısmında bulundukları dünyanın içinde imkansızlıklarını, bugünlerinde ise birbirleri için, hayatları için verdikleri akıl almaz mücadeleleri işleniyor.

Ve son kısımda ise ilk aşkın her ne olursa olsun daima var olacağını. Normalde son kısıma kadar kitap için söyleyeceğim birçok şey vardı. Hikayeyi beğenmemiştim, gittiği yön çok klişeydi ve karakterler bana acayip duygusuz gelmişti. Ve kurgu da akıl almaz bir kopukluk vardı. Ama son cümleleri okuyup kitabı kenara bıraktığımda, Sen, Ben Ve Yıldızlar'ın gidişatı, kurguya yön veren hareketlerinin dahi yıkıcı bir son yazılabilmek için olduğunu anladım. Bana tek bir son verilseydi her türlü kabullenirdim ama ben üç farklı son okuduk ve hiçbirini kabul edemiyorum nedense. Çünkü elimde hiçbir şey yok. Ne hissedeceğimin yazar tarafından belirlenmesi olayına da  karşıyım anlayacağınız üzere. Hala sevdim mi sevmedim mi bilmiyorum. İlk bitirişte kalbiniz kırsa da sonrasında kafa karışıklığından başka bir şey vermiyor bana göre.

Acaba kitabı mi yanlış anladım diye de düşünmüyor değilim anlayacağınız. Tuhaf, çok tuhaf okumalarımdan biriydi. Tavsiye bile veremiyorum, yorumun saçmalığından anlayacağınız üzere, beynim tamamen bloke olmuş halde. 😂

Sevgiler.

5 Şubat 2020 Çarşamba

The Book Of M - Kitap Yorumu


ARKA KAPAK

KIYAMET BAŞLIYOR!
Doğaüstü  bir  felaketin  hüküm  sürdüğü  bir 
dünyada  geçen  The  Book  of  M,  sevdiklerini  kurtarabilmek  için  her  şeyini  feda  etmek 
zorunda  kalan  bir  grup  insanın  etkileyici 
hikâyesini konu ediniyor.
 
Bir akşamüstü, Hindistan’da akıllara durgunluk 
veren  bir  olay  yaşanır.  Sıradan  bir  adam  gölgesini kaybeder ve bu olay tüm dünyaya yayılmaya  başlar.  Gölgelerini  kaybedenler  yepyeni 
güçlere kavuşsalar da bunun karşılığında ciddi 
bir bedel ödemek zorundadırlar: Bütün hatıralarını kaybetmek.
 
Ory  ve  karısı  Max,  ormanın  derinliklerinde 
terk  edilmiş  bir  otele  sığınarak  şimdiye  kadar  Unutuş’tan  kaçmayı  başarmışlardır.  Ama 
bir gün yaşadıkları beklenmedik bir olay, tüm 
planlarını  altüst  eder.  Ory  ve  Max’i  oldukça 
tehlikeli bir yolculuk beklemektedir.
 
“Bu  kitap  büyük  bir  özenle  hazırlanmış,  dünyanın  sonunu  anlatan  bir  gerilim  romanı… 
Shepherd’ın  beklenmedik  gelişmelerle  okuru 
şaşırttığı ve anılarımızın ne kadar değerli oldu-ğunu bize ustalıkla anlattığı The Book of M, oldukça çarpıcı ve yaratıcı bir dille yazılmış.”
-USA Today


YORUM







Umarım her şeyin arasında en son seni unuturum, Ory. Umarım nereye gittiğimizi bile unuttuktan sonra unuturum seni. Seni unutmak yerine sonsuza kadar yolda olup New Orleans'a hiç varmamayı tercih ederim.

The Book Of M, konusunun ilginçliği bir yana kitap boyunca akıllara durgunluk veren bir yavaşlık da ilerlese de okuyucu diken üstünde tutan anlatıma sahip, eşsiz kitaplardan biri bana göre.

Kitabımız, Hindistan'da başlayıp bütün dünyayı ele geçiren ilginç bir hastalık ile başlıyor. Öyle ki bu hastalık ilk önce insana gölgesini kaybettiriyor sonra hatıralarını. Araştırılıyor, ilaçlar bulunmaya çalışılıyor ama nafile. Bütün dünya insanları, yavaş yavaş sonsuz bir unutma sürecine giriyor. Bu hastalığa muzdarip olmayan bir avuç insan ile de kitabın asıl hikâyesi başlıyor.

4 farklı karakterin gözünden okuyoruz The Book Of M'i. Ama karakterlerin hiçbir ortak özelliği yok. Öyle ki ülkeleri, kişilikleri, inandıkları şeyler bile farklı. Bir yerde birleşmeleri imkansız o derece. Kitabı okurken hafif bir ön yargı ile bu karakterlerin bir araya gelmesi imkansız bile diyorsunuz. Ben dedim yani yalan yok. Ama yazar o kadar ilginç tasarlamış ki kurguyu bir yandan sonuca giderken aslında sebebe varıyoruz. Aşırı çetrefilli bir hikâye anlayacağınız. Uzun uzun anlatmak istemiyorum ama kurguyu, gidişatını vardığı yönü acayip beğendim ben. Heyecanlı bir hikâye olmamasına rağmen yazar okuyucu her anlamda etkileme potansiyeli olan bir kaleme sahip. Tek sıkıntım sonunun beni tatmin etmemesi bir de durağanlığının yer yer bunaltması. Onun dışında hiçbir şikayetim yok çünkü kurguyu acayip sevdim.


Özellikle klasik kıyamet sonrası hikayelerinden bıktıysanız ilaç gibi gelecek The Book Of M. Doğu mistisizmi de harmanlanınca tadından yenmemiş, önerimdir. Umarım sizler de seversiniz.
 

Hunharca Okuyan Kız Template by Ipietoon Cute Blog Design and Bukit Gambang