12 Nisan 2020 Pazar

ACI ÇİKOLATA - KİTAP YORUMU


ARKA KAPAK

Yemek pişirerek, yemek yiyerek, yemekler aracılığıyla aşk ilanı, tinsel ve tensel iletişim gerçekleşebilir mi? Laura Esquivel, "Acı Çikolata" ile, içinde yemek tarifleri, aşk öyküleri ve kocakarı ilaçları bulunan bu romanla bu iletişimin gerçekleşebileceğini kanıtlıyor. Yüzyıl başlarında Meksika'da devrim, eski kolonyal toplumun son kalıntılarını temizlerken, aile geleneğine göre evlenmesi olanaksız, ama buna karşın Pedro'ya delicesine tutkun Tita, yemek yapmayı aşkının iletişim aracına dönüştürüyor. Laura Esquivel bu olanaksız aşkı yemek ve kocakarı ilaçları tanımlarıyla dile getiriyor ve sarsıcı, büyüleyici bir dille bu aşkın ezgisini yaratıyor; yarım kilo soğan, iki baş sarmısak, bir tutam fesleğen, romanın her satırından fışkıran yakıcı aşkın simgesine dönüşüyor. Yazarın ironik, neşeli ve yumuşak bir dili var; yaşam sevgisi ve tensel aşk bu dil içinde büyülü gerçekliğe bağlanıyor. Hiçbir kadın yazar, kadın dünyasını bu düzeyde dile getiremedi. Kısa zamanda on beş dile çevrilen ve yazarın senaryosuyla sinemaya aktarılan, filmi ülkemizde de büyük ilgiyle karşılanan "Acı Çikolata", başta Meksika ve ABD olmak üzere yayımlandığı her ülkede satış rekorları kırdı. Bir kez okumakla yetinemeyeceğiniz bir roman.




YORUM



Hepimiz, içimizde bir kutu kibritle doğarız. Ama tek başımıza bunu yakamayız. Deneyde görüldüğü gibi oksijene ve mum alevine ihtiyacımız vardır. Örneğin, oksijen, sevdiğimiz insanın nefesinden gelebilir. Mum aleviyse güzel bir yemek, müzik, okşamalar ya da güzel sözlerdir.

Acı Çikolata için büyülü bir atmosferde yemek kokuları ile dolu hüzünlü bir aşk hikâyesi demek doğru olur.

Bazı kitaplar vardır dümdüz bir konuyu ele alsalarda kurgulandıkları ortamlarıyla, karakterleriyle benzer hikâyelerden milyonlarca durak ötededirler. Acı Çikolata da işte yazım tarzı, karakterleri ve atmosferiyle benzer hikâyelerinden çok öte bir yerde.

Konusundan bahsetmeden önce ben kitabın türünden bahsetmek istiyorum ilk olarak. Kitap büyülü gerçeklik akımı ile yazılmış. Bu akım başta normal bir kurgu gibi gözüksede bir takım fantastik ögelerin hikayeye serpiştirilmesi diye özetlenebilir. İlk başta bu olayı çözemiyorsunuz, hatta okura biraz absürt geliyor. Karakter ağlıyor mesela, ağlaması o kadar şiddetli oluyor ki merdivenlerden seller taşıyor. Ve kimse bunu yadırgamıyor. Böyle bir hikâye işte Acı Çikolata. Bana haylaz hüzünlü bir çocuğu hatırlattı bitirdiğimde.

Kitabımız, Meksika Devrimi'nin gölgesinde bir konakta geçiyor. Ailenin küçük kızı Tita'nın hikayesini okuyoruz biz. Geçmişten gelen köklü bir gelenekleri var bu ailenin. Evin en küçük kızı anneye bakmak zorunda. Bütün hayatını eve ve mutfağa adamak, evlenmemek ve evden ayrılmaması gerek. İşte hikâyemizin hüzünlü kısmı da burada başlıyor.

Tita aşık. Sevdiği adamla evlenmek istiyor. Ancak ne annesi ne çevresi buna izin vermiyor. Sevdiği adam sırf ona yakın olmak için Tita'nın ablası ile evleniyor. Anlayacağınız küçük entrikalar, büyük acılarla dolu bu hikâye okuyucuyu mahvediyor. Yoruyor, kalbinizi kırıyor bir an bile yüzünüzü güldürmüyor.Ta ki Tita'nın baş kaldırısına kadar. Köklü bir geleneği yıkmak kadar zor bir şey varsa o da yobazlık derecesinde inanılan bir geleneği yıkmaktır. Ve Tita bunu başarıyor. Okuyucu da derin bir nefes alıyor.

İşte böyle bir hikâye Acı Çikolata. Aşırı renkli meksika mutfağı ile özdeşleşmiş iç kavurucu bir öykü. Her anında farklı bir tat var. Sıradanlığın içinde kök salmayıp sivrilebilen kurguları seviyorsanız canı gönülden öneririm.
Sevgiler.

2 Mart 2020 Pazartesi

Sonsuz +Bir - Kitap Yorumu



ARKA KAPAK

Sen ve Ben
Dünyaya Karşı Biz

Bonnie Rae Shelby, milyonların sevgilisi bir süperstardı. Akıl almayacak kadar zengin, melekler kadar güzeldi. Ve yüzündeki mutluluk maskesinden sıkılan Bonnie’nin tek istediği ölmekti.

Finn Clyde ise hiç kimseydi. Paramparça ruhunu, dehası ve alaycılığıyla saklamaya çalışsa da bu hayatta elinde sadece onu karanlık geleceğine bir adım daha yaklaştıracak umutsuz bir yolculuk vardı.

Bir anlık şefkatle hayatlarını baştan yaratacak bu ikiliyi önemli bir seçim bekliyordu: Arkanı dönüp kendini kurtar ya da sahip olduğun her şeyi riske at. Geçmişini ardında bırakamayan adam ve geleceğiyle yüzleşemeyen kadın için geri sayım daha onlar tanışmadan başlamıştı.


Adaşlarının kaderini yaşamaktan kaçabilirler miydi yoksa tarih tekerrürden mi ibaretti?



YORUM


"Biz Bonnie ve Clyde'ız! Aranan ve aranmayan. Kafese kapatılan ve köşeye sıkıştırılan. Biz kaybolduk ve yalnızız. Biz büyük, karman çorman olmuş bir karmaşayız. Biz kaba tahmin gibiyiz. Başka hiçbir yeri, hiç kimsesi olmayan iki insanız ve birdenbire bu bana yeterli geldi! Sana yeterli gelmediği için üzgünüm."


Sonsuz +Bir; yıllardır beklediğim, Amy Harmon açlığımı dindirecek gözüyle baktığım benim için en beklenilen kitaplardan biriydi. Ama bu hevesle bekleme olayını, kitabı bitirdikten sonra yapmama kararı aldım çünkü hepimizin bildiği gibi beklenti ne kadar artarsa sonuç o kadar düşük oluyor.

Amy Harmon, klişeleşmiş kurguları bile sıradışılığa taşıyan bir kaleme sahip. Meh dediğimiz olayları bile kalemi ve karakterleri ile yumuşatabiliyor, kurguyu zarifleştirip okuyucuyu kendine hayran bırakabiliyor. Sonsuz +Bir'de de bu böyleydi. Kaçak bir süperstar, hapisten yeni çıkmış matematik dehası bir erkek karakter ile bir yolculuk hikâyesi yazmak tam Amy Harmon'luk bir olay işte. Televizyon da izlesek tam Disney Channel da yayınlanmalık dizi, gerçek hayatta olsa ilginç bir magazin olayı bu kurgu. Eh sen bu kadar sevdin olayı, okurken de eğlenmişsin bakıyoruz diyebilirsiniz. Eğlendim, hüzünlendim bir de üstüne. Ama kitabı kapatıp kenara koyduğumda dopdolu bir eksiklik ile mücadele ettim.

Bir şey eksikti.

Karakterlerden birine ısınamamıştım. Çoğu yerde kurguyla olan bağımı koparmıştım. Bu Amy Harmon değildi, olamazdı. Böyle hissettirmemeliydi. Üstüne düşünüp, bunları sizlere aktarmaya karar verdiğimde abarttığıma karar verdim. Yazarın diğer kitaplarını sevmiştim, aynı beklentiyle başlayınca tabi ki eksiklik hissedecektim. Sonuçta her kitabı aynı düzeyde sevecek, etkilenecek halim yoktu.

Sonuç olarak, Sonsuz +Bir de karakterlerin karar verme süreçlerini, kurgunun tek düze gidişatını sevemedim. Bir yerden sonra kitaptan kopmama sebep oldu bu olay. Ama yazarın bu kurguyu ele alış biçimine her zamanki gibi hayran kaldım. Yazarı seviyorum ne diyebilirim ki. Eğer sizler de benim gibi yazara aşırı hayran olanlardansanız bana göre kitabı tamamen yazar dışı ele alın.

Umarım o zaman hayran kalırsınız. Sevgiler 🌸

24 Şubat 2020 Pazartesi

YALNIZLIĞIN KARA LANETİ-KİTAP YORUMU (Cursebreakers #1)



ARKA KAPAK

ÂŞIK OL, LANETİ BOZ.
On sekizinci yaşının sonbaharını tekrar tekrar yaşamaya lanetlenen Kordiyar veliahtı Prens Rhen, bir kızı kendine âşık edebilirse laneti kolayca bozabileceğini sanmıştı. Fakat önüne çıkan herkesi ayrım yapmaksızın parçalayıp öldüren bir canavara dönüştüğünde, işinin o kadar da kolay olmayacağını çabucak anlamış, sonunda kendi kalesini, ailesini ve umudundan geriye kalan son kırıntıyı da yok etmişti.
 
Harper için hayatta hiçbir şey kolay olmamıştı. Uzun süredir ortalarda görünmeyen babası, ölüm döşeğindeki annesi ve serebral palsisi nedeniyle devamlı kendisini küçümseyen abisi Harper’ı ayakta kalmak için sert ve dayanıklı olmaya mecbur etmişti. Ancak bir gün sokakta saldırıya uğrayan bir kadına yardım etmek isterken kendini bambaşka bir dünyada buldu.
 
LANETİ BOZ, KRALLIĞI KURTAR.
Harper nerede olduğunu ve neye inanacağını bilmiyordu. Prens mi? Lanet mi? Canavar mı? Harper, Rhen’le vakit geçirdikçe asıl tehlikenin ne olduğunu anlamaya, Rhen de Harper’ın, baştan çıkarması gereken sıradan bir kız olmadığını fark etmeye başlayacaktı. Fakat Harper’ı, Rhen’i ve ülkedeki herkesi Kordiyar’ın esiri olduğu lanetten kurtarmaktan daha fazlası gerekecekti.


YORUM

“Kalede başka sürprizler var mı?”
“Bugün değil.”
“O zaman burada kalmak istiyorum.” Sanki onu mutfaktan sürükleyerek çıkaracakmışım gibi masanın kenarını kavramıştı.
Başımı sallayıp kapıya döndüm. 
“Rhen,” dedi arkamdan.
Kapıda durup ona döndüm.
“Sana âşık olmayacağım,” dedi.
Söyledikleri şaşırtıcı değildi. İçimi çektim. “İlk olmayacaksınız."

Güzel Ve Çirkin retellinglerine karşı zaafım olduğunu muhakkak ki her yerden bağırarak söylediğim için duymuşsunuzdur. Yalnızlığın Kara Laneti'ni de işte bu zaafım yüzünden hiç vakit kaybetmeden aldım ve elime geldiği an da dayanamayıp okudum. Büyük bir ciddiyetle söyleyebilirim ki Yalnızlığın Kara Laneti bir retellingten fazlasıydı benim için. Canavarı gerçek bir canavar, güzeli var olan güzellik standartlarının biraz dışarısında, fantastik bir hikâye olmasına rağmen, gerçek duyguları, gerçek hikayeleri barındıran, beni tam anlamıyla dumur eden bir romandı. Gelecek ve paralel evren olarak nitelendirilen fantastik dünya, aşırı zekice uyarlanmıştı kurguya. Ve tüm bunların dışında kitabın seri olmasından mı kaynaklanıyor bilmiyorum ama bütün duyguları yavaş yavaş en gerçekçi hâliyle, karakterlerin hiçbir zaman çizgisini bozmamasını görerek okudum. Ve gerçekten bu yavaşlığın içine yerleşen fantastik kurgu kitabı bir an bile bırakamamızı sağlayan heyecanı barındırıyordu. Zıtlıkların romanı diyebiliriz bu yüzden Yalnızlığın Kara Laneti için. Kurgusu aşırı hareketli ve yoğun, duygusu bir o kadar yavaş ve doyurucuydu.

Ben kitabı  ne beklerken ne buldum kafasıyla bitirdiğim için sonunu biraz garipsedim ancak bu kurguyu deli gibi sevip, karakterlere hayran olduğum gerçeğini değiştirmiyor tabii ki.


Bu yılın en severek okuduğum kitaplarına hızlıca giriş yaptı Yalnızlığın Kara Laneti. En kısa zamanda devam kitaplarını bekliyorum. Fantastik kurgu seven, alışılmışın dışında karakterlere hayran olan okuyuculara tavsiyemdir.

20 Şubat 2020 Perşembe

Sen, Ben Ve Yıldızlar - Kitap Yorumu



ARKA KAPAK

AŞK, ZAMANI BİLE ALT EDECEK KADAR GÜÇLÜYDÜ.
 
Ortadoğu ve ABD, nükleer bir savaş sonucunda yeryüzünden tamamen silinmişti. Artık egemen güç, bireyselliğin ön planda olduğu ve herkesin üç yılda bir dünyanın farklı bir köşesine taşınmasını gerektiren Avrutopya’ydı. Katı kurallarla korunan ütopyanın en ateşli savunucularından olan Max, Carys’e ilk görüşte âşık oldu. Fakat bu yeni dünyada genç âşıklara yer yoktu, beraber olmak için tek şansları yıldızlara ulaşmaktı.
 
Ve sonra her şey tepetaklak oldu.
 
Uzayın karanlık boşluğuna hapsolmuş Carys ve Max’in sadece doksan dakikaları vardı. Kaçınılmaz sona doğru ilerlerken, geçmişlerini ve arkalarında bıraktıklarını düşünmeden edemiyorlardı. Kendilerini bir türlü evlerine ait hissedemeseler de birbirlerinden vazgeçmeye niyetleri yoktu. Oksijenleri tükenmenin eşiğine geldiğinde, sınanan sadece aşkları olmayacaktı.
 


YORUM

"Onlara ilk aşkın insanı paramparça edebileceğini söyle. Ama aynı zamanda da insanı kurtarabileceğini..

O kadar bu dünyanın ötesinde bir adam ki sizi göklere uçurur ve geri getirir..."

Sen, Ben Ve Yıldızlar, okumamın üstünden uzun zaman geçse bile hakkında ne hissetmem gerektiğini bilmediğim kitaplardan birisi benim için.

Tuhaf bir ütopya da neyin ne olduğunu kitabın son sayfalarına kadar çözemediğimiz bir evren de sizi yıkıp yerle bir eden ilk aşk hikâyesini barındırıyor içinde. En azından öyle hissetmeniz isteniyor. İki farklı zaman içinde aşkın evrelerini ve bugününü okuyor okuyucular. Evreler kısmında bulundukları dünyanın içinde imkansızlıklarını, bugünlerinde ise birbirleri için, hayatları için verdikleri akıl almaz mücadeleleri işleniyor.

Ve son kısımda ise ilk aşkın her ne olursa olsun daima var olacağını. Normalde son kısıma kadar kitap için söyleyeceğim birçok şey vardı. Hikayeyi beğenmemiştim, gittiği yön çok klişeydi ve karakterler bana acayip duygusuz gelmişti. Ve kurgu da akıl almaz bir kopukluk vardı. Ama son cümleleri okuyup kitabı kenara bıraktığımda, Sen, Ben Ve Yıldızlar'ın gidişatı, kurguya yön veren hareketlerinin dahi yıkıcı bir son yazılabilmek için olduğunu anladım. Bana tek bir son verilseydi her türlü kabullenirdim ama ben üç farklı son okuduk ve hiçbirini kabul edemiyorum nedense. Çünkü elimde hiçbir şey yok. Ne hissedeceğimin yazar tarafından belirlenmesi olayına da  karşıyım anlayacağınız üzere. Hala sevdim mi sevmedim mi bilmiyorum. İlk bitirişte kalbiniz kırsa da sonrasında kafa karışıklığından başka bir şey vermiyor bana göre.

Acaba kitabı mi yanlış anladım diye de düşünmüyor değilim anlayacağınız. Tuhaf, çok tuhaf okumalarımdan biriydi. Tavsiye bile veremiyorum, yorumun saçmalığından anlayacağınız üzere, beynim tamamen bloke olmuş halde. 😂

Sevgiler.

5 Şubat 2020 Çarşamba

The Book Of M - Kitap Yorumu


ARKA KAPAK

KIYAMET BAŞLIYOR!
Doğaüstü  bir  felaketin  hüküm  sürdüğü  bir 
dünyada  geçen  The  Book  of  M,  sevdiklerini  kurtarabilmek  için  her  şeyini  feda  etmek 
zorunda  kalan  bir  grup  insanın  etkileyici 
hikâyesini konu ediniyor.
 
Bir akşamüstü, Hindistan’da akıllara durgunluk 
veren  bir  olay  yaşanır.  Sıradan  bir  adam  gölgesini kaybeder ve bu olay tüm dünyaya yayılmaya  başlar.  Gölgelerini  kaybedenler  yepyeni 
güçlere kavuşsalar da bunun karşılığında ciddi 
bir bedel ödemek zorundadırlar: Bütün hatıralarını kaybetmek.
 
Ory  ve  karısı  Max,  ormanın  derinliklerinde 
terk  edilmiş  bir  otele  sığınarak  şimdiye  kadar  Unutuş’tan  kaçmayı  başarmışlardır.  Ama 
bir gün yaşadıkları beklenmedik bir olay, tüm 
planlarını  altüst  eder.  Ory  ve  Max’i  oldukça 
tehlikeli bir yolculuk beklemektedir.
 
“Bu  kitap  büyük  bir  özenle  hazırlanmış,  dünyanın  sonunu  anlatan  bir  gerilim  romanı… 
Shepherd’ın  beklenmedik  gelişmelerle  okuru 
şaşırttığı ve anılarımızın ne kadar değerli oldu-ğunu bize ustalıkla anlattığı The Book of M, oldukça çarpıcı ve yaratıcı bir dille yazılmış.”
-USA Today


YORUM







Umarım her şeyin arasında en son seni unuturum, Ory. Umarım nereye gittiğimizi bile unuttuktan sonra unuturum seni. Seni unutmak yerine sonsuza kadar yolda olup New Orleans'a hiç varmamayı tercih ederim.

The Book Of M, konusunun ilginçliği bir yana kitap boyunca akıllara durgunluk veren bir yavaşlık da ilerlese de okuyucu diken üstünde tutan anlatıma sahip, eşsiz kitaplardan biri bana göre.

Kitabımız, Hindistan'da başlayıp bütün dünyayı ele geçiren ilginç bir hastalık ile başlıyor. Öyle ki bu hastalık ilk önce insana gölgesini kaybettiriyor sonra hatıralarını. Araştırılıyor, ilaçlar bulunmaya çalışılıyor ama nafile. Bütün dünya insanları, yavaş yavaş sonsuz bir unutma sürecine giriyor. Bu hastalığa muzdarip olmayan bir avuç insan ile de kitabın asıl hikâyesi başlıyor.

4 farklı karakterin gözünden okuyoruz The Book Of M'i. Ama karakterlerin hiçbir ortak özelliği yok. Öyle ki ülkeleri, kişilikleri, inandıkları şeyler bile farklı. Bir yerde birleşmeleri imkansız o derece. Kitabı okurken hafif bir ön yargı ile bu karakterlerin bir araya gelmesi imkansız bile diyorsunuz. Ben dedim yani yalan yok. Ama yazar o kadar ilginç tasarlamış ki kurguyu bir yandan sonuca giderken aslında sebebe varıyoruz. Aşırı çetrefilli bir hikâye anlayacağınız. Uzun uzun anlatmak istemiyorum ama kurguyu, gidişatını vardığı yönü acayip beğendim ben. Heyecanlı bir hikâye olmamasına rağmen yazar okuyucu her anlamda etkileme potansiyeli olan bir kaleme sahip. Tek sıkıntım sonunun beni tatmin etmemesi bir de durağanlığının yer yer bunaltması. Onun dışında hiçbir şikayetim yok çünkü kurguyu acayip sevdim.


Özellikle klasik kıyamet sonrası hikayelerinden bıktıysanız ilaç gibi gelecek The Book Of M. Doğu mistisizmi de harmanlanınca tadından yenmemiş, önerimdir. Umarım sizler de seversiniz.

28 Eylül 2019 Cumartesi

GEEKERELLA - KİTAP YORUMU (Once Upon a Con #1)


ARKA KAPAK

Yıldız ışığım, bu gece istediğin herkes olabilirsin.

Elle Wittimer, babasını kaybettikten sonra içine düştüğü cehennemden sadece Yıldızalanı ile kaçabilen gerçek bir geekti. Yeni çıkacak olan filmin tanıtımı için yapılacak kostüm yarışmasını gördüğünde, kaderinin onu çağırdığını hissetti. Sihirli Balkabağı’na, biraz tuhaf olsa da bir arkadaşa ve bir çift cam ayakkabıya ihtiyacı vardı.

Aynı anda genç aktör Darien Freeman, sinirli bir hayran tarafından “çekici bir sersem” olarak yaftalanmadan önce hayatının rolünü aldığını düşünüyordu. Büyük gün yaklaştıkça kendini daha da fazla sahte hissetmeye başlamıştı, ta ki onu aksine inandıracak bir kızla karşılaşana kadar.

Saatler gece yarısını vurduğunda, gerçek hayatta masallar mutlu sonla biter miydi?


YORUM

Geekerella, yalnız başına kalmış, çevresinde tutkusunu bir türlü anlamayan insanlarla dolu Geeklerin peri masalı bence. Ama bu peri masalında kötü kalpli cadı yalnız bir anne, üvey kardeşler bir türlü anlaşılamayan iki genç kız, Cinderella ise babasından ve annesinden aldığı Yıldızalanı hayranlığını sonuna kadar devam ettirmeye çalışan modern zamanın külkedisi Ella'yı içeriyor. Günümüz dünyasında geçen bu masalımızda prensimiz bir oyuncu ve Ella'nın hayran olduğu Yıldızalanı film uyarlamasının baş rolü seçiliyor. Eh her hayran gibi Geeklerin külkedisi Ella buna şiddetle karşı çıkıyor çünkü bu basit bir şey değil, bu kadar hayranlık beslediği film için prensimizi yetersiz görüyor. Bunun yanı sıra da bir kaç hafta sonra düzenlenecek hayran fuarı için para biriktiriyor, annesi ve babasını onurlandırmak için kostüm yarışmasında birinci olmak istiyor. Çok fazla ayrıntıya giriyorum farkındayım ama tüm bu süreci anlatırken bile gözlerimden kalpler çıkıyor. Külkedisi masalını zaten severim ama bu uyarlama hali benim daha çok hoşuma gitti. Ufak dokunuşlar, ilginç karakterler ile masal adeta yeni bir boyuta dönüşmüş. Ve bu gerçekten hoşuma gitti.

Yorumu yazarken bile düşünüyorum, kitabın sevmediğim kısmını arayıp azıcık elestirmek istiyorum ama bulamıyorum çünkü kendi içinde gerçekten iyi bir kitaptı.

İflah olmaz bir romantik, takıntılı bir fangirl/boy iseniz bu kitap bence tam size göre.

25 Eylül 2019 Çarşamba

KÖKLER - KİTAP YORUMU


ARKA KAPAK

Güzel ve Çirkin masalının bambaşka, çok daha büyülü ve son derece zengin dünyasına açılan sihirli bir kapı
“Vadimizin dışında anlatılan hikâyeler ne söylerse söylesin, bizim ejderhamız aldığı kızları yemezdi. Köyümüzden geçen yolculardan zaman zaman böyle hikâyeler duyardık. Biz insan kurban ediyormuşuz da o da gerçek bir ejderhaymış gibi konuşurlardı. Tabii bu doğru değildi: Bir büyücü ve ölümsüz olabilirdi ancak yine de insandı ve on yılda bir içimizden birini yemek isterse, babalarımız bir araya gelip onu öldürürdü. Bizi Galiz Orman’dan koruyordu ve bunun için ona minnettardık;
ama o kadar da minnettar değildik.”
Agniyeşka vadideki evini, sessiz sakin köyünü, ormanlarını ve ışıl ışıl akan deresini çok sever. Ancak köyün sınırında, gölgesini kızın hayatından eksik etmeyen, kötücül güçlerle dolu tekinsiz Galiz Orman yer almaktadır.
Agniyeşka’nın köylüleri, Ejderha olarak bilinen soğuk, hırslı büyücünün Galiz Orman’ın güçlerini onlardan uzak tutmasına bel bağlamıştır. Ne var ki büyücü, bu isteklerini yerine getirmek için korkunç bir bedel ister: Ona genç bir kız verilecek ve bu genç kız on yıl boyunca ona hizmet edecektir; en az Galiz Orman’a düşmek kadar korkunç bir yazgı.
Bir sonraki seçim zamanı gelmiştir ve Agniyeşka korkunun pençesindedir. O da herkes gibi Ejderha’nın Kasia’yı alacağına inanır. Zarif, cesur, güzeller güzeli ve Agniyeşka’nın olmadığı her şey olan Kasia. Dünyadaki en yakın arkadaşı. Ve onu kurtarmanın hiçbir yolu yoktur.
Ancak Agniyeşka’nın korkusu yersizdir. Çünkü Ejderha geldiğinde, alacağı kişi Kasia olmayacaktır.




YORUM

"Kelimelerle anlatılamayacak kadar şanslıymışsın," dedi sonunda. "Ve kelimelerle anlatılamayacak kadar deli, gerçi senin durumunda ikisi aynı şey."


Hani bazı kitaplar olur daha ilk sayfasını okuduğunuz anda işte bu kitap benim kitabım dersiniz. İşte Kökler daha ilk sayfadan, ilk cümleden böyle bir etki ile çarpıyor okuyucuyu.
Normalde retelling okurken hep uyarlanan konuda kalır aklım, böyle olacak, bu olacak diye sürekli kendimi kurguya hazırlarım. Ama Kökler bu düşüncelerimi tamamen yıktı. Çünkü ana kurgu uyarlama olarak kalsa da karakterler, onların fikirleri, kurgunun gidişatı giderek farklılaşıyor. Yazar, ana masalı yeniden yaratıp, daha karanlık daha tutkulu ve daha heyecanlı bir hamurla yoğurup "daha" çekici hale getirmiş. Kökler bunun içindir ki hem uyarlama hem de uyarlama değil bana göre.

Konudan bahsetmek istemiyorum, çünkü ne kadar kurguya dalarsam o kadar çok övgüye boğacağımı hepimiz biliyoruz. Kökler, fantastik kavramını daha farklı bir yöne taşıdı benim için. Bir an bile heyecan kesilmiyor. Sürekli elimiz ağzımızda, tüm bunlar nasıl oldu hadi ama diyerek en başa dönüyoruz. Karakter gelişimi, onların hayatlarına yön veriş şekilleri gözümüzün önünde yavaş yavaş şekilleniyor ve ana olaya bir şekilde bağlanıyor. Bir an bile tahmin yapamıyoruz çünkü elimiz de hiçbir şey yok. Nereden tutsak oradan kaçırıyor yazar kurguyu bizden. Eh bu yüzden çok sevdim anlayacağınız üzere, üstelik karakterler arasında ki tutkuyu en üst noktaya taşıyıp, nefeslerimizi tutturduğu için daha da çok sevdim. Çünkü bilirsiniz sizi her tavrı ile ayakta tutan, gözlerinizi koskoca açmanıza sebep olan yazar iyi bir yazardır.

 

Hunharca Okuyan Kız Template by Ipietoon Cute Blog Design and Bukit Gambang