13 Ocak 2018 Cumartesi

BENİ ASLA BIRAKMA - KİTAP YORUMU (HER AY BİR NOBEL ÖDÜLLÜ YAZAR #2)


Bir yerlerde bir ırmak olduğunu düşünüp duruyorum , dedi. Suları coşkun bir ırmak. Suyun içinde iki kişi var ve birbirlerine tutunmaya çalışıyorlar , bütün güçleriyle uğraşıyorlar , ama sonunda dayanamıyorlar. Akıntı çok kuvvetli. Birbirlerini bırakmak , ayrı yerlere sürüklenmek zorundalar. Sanırım bizim durumumuz da bu.

Beni Asla Bırakma, her ay bir Nobel ödüllü yazar hedefimin ikinci durağında tanıştığım Kazuo İshiguro'nun adını en çok duyduğumuz kitabı. Genel olarak yazarlarla tanışma kitaplarında her zaman ön yargılıyımdır ben. Ne beklediğimi bilmediğim için tamamen dibi görünmeyen bir okyanus. Bu yüzden de Beni Asla Bırakma'yı okumadan önce bol bol araştırmasını yaptım. Ancak fikir sahibi olmamı sağladı mı derseniz, hayır derim, çünkü yazar benim ondan beklediğim hiçbir şeyi yapmadı ve ben tamamen buna hazırlıksızdım.

Kitabımız, adına yaraşır bir şekilde bir romantik bir kurgu değil elbette. Ne adına kanmanızı ne de kapağına aldanıp korkmanızı gerektirmiyor. İlk bölümden itibaren yabancısı olduğumuz bir kurguya atlıyoruz biz okuyucular ancak şöyle bir var ki birçok "anı"dan oluşuyor kitap. Gerçekleşen bir olay mevcut değil, olması gerekeni anlatıyor yazar okuyucuya.

Beni Asla Bırakma'yı tür olarak bilimkurgu veya bir parça distopik olarak ayırt edebiliriz. Ancak yazar salt bir distopya kurgucusu değil. Duyguları birçok yerde mekanik bir şekilde anlatsa da olayları bilimkurgu veya distopik duygusuzlukta aktarmıyor okuyucuya. Bana göre korkunç bir olay olan kitabın asıl kurgusunu olabildiğince hüzünlü bir şekilde aktarıyor. Okuyucu kitabın içindeki melankolik havayı hissediyor ama yazar duyguları sadece olması gerektiği gibi yazıyor. İstenileni veriyor ama kitabın bilim kurgu havasını bozmadan tamamen mekanik bir şekilde.

Kitabi genel hatlarıyla gerçekten sevdim. Kurgunun en başından beri size bir şey vereceğim, canınızı çok yakacağım ama aslında yanmayacak havasını genel itibariyle yazara has özel bir hava olduğunu varsayıyorum. Özellikle yazar hakkında okuduğum birkaç yazıda Haruki Murakami ile kıyaslandığını, ondan önce Nobel ödülünü almasının epey dikkat çektiği ile ilgili bilgiler mevcut. Ama ben iki yazar arasında devletleri haricinde hiçbir benzerlik göremedim maalesef. Tabi tek eserle bunu anlamak imkansız ama Kazuo İshiguro gerçekten dikkatimi çekti. Onu ilginç kılan birçok nokta var bana göre. Bu kadar basit bir dil kullanarak, kitap bittiğinde okuyucunun beynini hafiften sarhoş etmesi sanırım en dikkat çekici yönlerinden.

Elimde bir kitabı daha var, gelecek aylarda hız kesmeden onu da okumak istiyorum. Ama ilk önceliğim tabi Beni Asla Bırakma'nın filmini izlemek 🌾

13 Aralık 2017 Çarşamba

HAVA UYANIYOR - KİTAP YORUMU (Air Awakens #1)



ARKA KAPAK

Solaris İmparatorluğu, başkenti birleştirmeye bir zafer uzağındaydı ve nadir görülen büyüsel bir yakınlığın sahibi, on yedi yaşındaki kütüphaneci çırağı Vhalla Yarl savaşın seyrini değiştirebilirdi.

Vhalla, Büyücüler Kulesi’ndeki gi­zemli büyü topluluğundan uzak dur­ması gerektiğini bilerek büyümüştü ve kitapların sessiz dünyasında oldukça mutluydu. Ancak farkına varmadan, gelmiş geçmiş en büyük büyücüler­den biri olan Prens Aldrik’in hayatını kurtardıktan sonra, yavaş yavaş onun dünyasına doğru çekildiğini hissedi­yordu. Şimdi önünde vermesi gereken zor bir karar vardı: Ya büyüsünü kabul edip bildiği hayatı terk edecek ya da büyücülükten defedilip eski haline dö­necekti. Gölgelerde dolanan kudretli güçlerle birlikte, Vhalla’nın kararsızlı­ğı ona sandığından çok daha fazlasına mal olacaktı.

“Hava Uyanıyor’a bayıldım! Bu romanda Operadaki Hayalet ve Külkedisi, Elise Kova’nın mükemmel bir şekilde yarattığı dünyada bir araya gelmiş.”

– Michelle Madow, Elementals Serisi’nin yazarı

“Bu kitabı elimden bırakamadım. Ne yaptığımı bile fark etmeden sayfaları birbiri ardına çevirmiştim bile.”

– The Fandom.net

“Sevgili kitap tanrıları, teşekkürler. Bu harika eser için teşekkürler.”

– Rachel E. Carter, The Black Mage Serisi’nin yazar




YORUM

Vhalla sert bir şekilde, "Prens olmanın, hatalarının bedelsiz olmasını sağlaması ne büyük şans, değil mi?" dedi.

Prens keskin bir tavırla hemen, "Bedeli var," diye yanıtladı. "Bedeli senin güvenini kaybetmek oldu."

Hava Uyanıyor, sanırım bir sene önce çok büyük bir reklam ile piyasa sunulmuş, yayınevinin bana göre kitabın kıymetini bilememesi yüzünden adeta parladığı gibi sönmüştü. Eh, ben de popülerizmin kölesi olduğum o dönemde (hâlâ öyleyim çaktırmayın lütfen) çıktığı gibi aldım kitabı tabi ama ilginin yavaşça üzerinden çekilmesi, birkaç olumsuz yorum kitaba olan heyecanımın bir anda sönmesine neden oldu ve sonuç olarak kitaplığımda unutulup gitti.

Sizlere uzun uzun kurulan fantastik evrenden bahsetmeyeceğim ama eğer benim gibi sizler de kitabı kitaplığınızda unutup gittiyseniz, hatırlatmak boynumun borcu bana göre. Zira aynı torbadan çıkma klasik fantastik türünde bir kitap değil Hava Uyanıyor. Doğu, Batı, Kuzey ve Güney olarak bölünmüş bir imparatorlukta, bazı insanların elementlere hükmetmesi nedeniyle onları büyücü olarak nitelendiren bir dünyada yaşayan bir kütüphaneci çırağının adeta hayal dünyasından çıkmasını, gerçek hayatla yüzleşmesini işliyor kitabımız. Bir fantastik klişesi olarak da prensi kurtarmak için kütüphaneden yardım isteyen sarayın, kahramanımız Vhalla'nın canla başla bilgi toplamaya çalışırken yıllardır ortaya çıkmayan Rüzgârgüdücü büyüsü ile prensi kurtararak onunla arasında bir bağ kurmasını da konu ediniyor.

En başta kitabı sevmeme asıl neden olan şeyin Vhalla'nın güçlerinin uyanma süresini, ona alışma sürecini tam anlamıyla hiçbir ayrıntıyı atlamadan yazarın teker teker işlemesi olduğunu söylemeliyim. Sıradan bir kütüphaneci çırağıyken, kendinin farkında bile olmayan çocuk-kadının (kendini sürekli böyle niteliyor karakterimiz, ben onun yalancısıyım) evre evre güce ayak uydurmasını, onu hakkında kitaplar okuyup araştırmalar yapmasını işliyor yazar bu kitapta. Bu yüzden de kitapta aksiyon sever kitlenin hayal kırıklığına uğrayacağını söylemeliyim. Ama ben daima ayrıntı sever bir okuyucu olduğum için ilk kitap için aksiyon dozunun bana yeterli olduğunun ve serinin devam kitapları için kafamda bazı küçük detaylar dışında soru işareti bırakmadığının kitap bitince net olarak farkına vardım.

Ama şöyle bir şey var ki kitabımız Genç Yetişkin-Fantastik türünde bir kitap ve bu kitapların olmazsa olmazı ana karakterin sürekli hata yapma durumu da es geçilmiyor kitapta. Vhalla'nın bazı kararlarını, nedenleri ve sonuçları ile ben destekledim yalan yok. Ona daima kötülük olarak baskılanmış özel güçlere isyan etmesini her normal bir insanın tepki vereceği gibi davranışlar ile sergilemesi kitabı bir tık gerçekçi kılmıştı bana göre. "Aa ne güzel benim özel güçlerim var, gideyim de prensleri tavlayayım, herkese iş atayım!" tarzı bir kabüllenme süreci yaşamadığı için de Vhalla'ya saygım sonsuz. Ama bunların dışında aşırı tepki verme, birtakım yaşına uymayacak aptallıkları ile de beni sinir etmedi değil tabi ki.



Serinin bu kitabında türlerinden biri olan Genç Yetişkin edebiyatının daha fazla işlendiğini düşünüyorum ben. Başlangıç kitabı, kitabın ana konusu zaten belli ama asıl önemli kurgu işlemek olunca yazarın Genç Yetişkin klişelerinin bolca ekmeğini yediğini okuduktan bir süre farkına varıyorsunuz. Var olacak bir aşk üçgenin ipuçları daha başından beri veriliyor zaten, azıcık da imkânsız bir ilişki eklenince devam kitaplarının heyecandan ellerimi titrettiğini belirteyim.


Eh, bu kadar klişe klişe dedim nerede bu kitabın özgünlüğü diyecek olursanız var olan veya devam kitaplarında var olacak kitabın fantastik tarafı. Vhalla'nın kitapta yavaş yavaş işlense de güçleri tam bir muamma, bunu kendine yedirme süreci işlendi ama kullanacağı zaman neler olacağı, prens ile aralarındaki bağın bu güce etki edip etmeyeceği okuyucuyu heyecanlandırmaya yeter de artar bile. Eğer yazar orijinal denilebilecek kurguyu kitapta kullanmasını bilirse ikinci kitap efsane olacak gibime geliyor (Çok amin).

İkili romantik ilişkilere gelecek olursak bu kitapta başlangıç seviyesinde olduğu için fazla yorum yapamıyorum ama Vhalla ve Prens Aldrik'in başlangıçtaki mektuplaşmalarını aşırı sevdiğimi, her karşılaştıklarında aralarında özel bağın okuyucuya tam dozunda hissetirilmesi çok hoştu.


Son olarak bahsetmeden geçemeyeceğim bir olay var. Seri yurtdışında tamamlanmış durumda ve Goodreads kullanıcıları tarafından epeyce seviliyor. Bu yüzden yayınevinin var olan tamamlanmış bir seriyi çevirmemesinin rahatsızlığı içindeyim açıkçası. Kitap çıkalı tam olarak bir sene oldu ve ikinci kitabın çeviride olmasından başka aldığımız bir haber yok. İlk başta bu kadar şaşalı reklamı yapılan ve türdaşlarından daha güzel olan bu kitabın neden kıymetinin bilinmediğini anlamıyorum. Umarım en yakın zamanda ikinci kitap haberini alıp serinin diğer kitaplarına da kavuşuruz diyerek Fantastik ve Genç Yetişkin türünde okumayı seven, özellikle de Element bükme gibi konulara hayranlık duyanlar için Hava Uyanıyor'u hiç kuşkusuz öneriyorum.


11 Aralık 2017 Pazartesi

BUL BENİ ZİBA - KİTAP YORUMU


ARKA KAPAK

Doğum gününde, babası Ziba'yı çağırır ve doğum gününü birlikte geçirmesi için akıl hastanesinden kaçmasına yardım etmesini ister. Babası geçmişi telafi etmeyi ve doğum gününü kutlamayı ve iyi vakit geçirmeyi vaat eder ama işler ters gider...  

Farhad Hassanzadeh, genç yetişkin kurmacası için olağandışı olan bu acı hikâyede, genç kahramanın yaşamının doğrudan bir resmini çekiyor. Roman, okuyuculara düşünecek çok şey verecek bir konuyu sunuyor.




YORUM

Biliyor musun Ziba, Doktor Abbasi'den duymuştum bir keresinde; oturduktan sonra tekrar ayağa kalkmak zormuş ama şartmış, eğer böyle olmasa hepimiz günün birinde yere serilirmişiz. Ben isterim ki, tekrar ayağa kalkayım ve kalkarken seni de kaldırayım. Seni başımın üstüne koyup roket gibi gökyüzüne doğru fırlatayım. Ama sen de babana karşı her zaman dürüst ol.


Bul Beni Ziba, çok vurucu bir girişle başlıyor ve bu girişi okuduktan sonra tamamen çarpılmış olarak başlıyorsunuz kitaba. Size vereceği hisleri, duygu karmaşalarını sadece tek paragrafla özetleyen kitabımız bana göre tamamen vurucu, kalp kırıcı ve bir miktar da ders çıkarılması gereken bir kitap.

Kitabımız, gerçek ve hayal arasında sıkışıp kalmış 15 yaşın bütün davranışlarını üzerinde taşıyan Ziba'nın doğum gününe bir gün kala akıl hastanesinde kalan babasından telefon alması ile başlıyor. Ziba'dan onu ziyaret etmesini isteyen babasının doğum günü planları olduğunu duyan küçük Ziba da atlıyor tabi bu fikre. Küçük bir kaçış planı ve bu planın şans eseri gerçekleşmesiyle baba kızın maceraları da böylelikle başlıyor.

Normalde bu tür kitapları okumaya çok çekinen birisiyim ben. Aile dramaları beni daraltmakla birlikte üzerimde oldukça etki bırakıyor. Bir süre sadece o anlatılan hikâyeyi yaşıyorum ve kendi kendime acı çekiyorum. Ama Bul Beni Ziba kısacık hikâyesinde, içinde barındırdığı dramı bir miktar komedi ile dengelemiş ve ortaya gayet güzel bir kitap çıkmış bana göre.

İki karakterinde başından beri psikolojik olarak çok da sağlıklı olmadığını anlıyoruz okurken. Ziba ailesizlik ve kimsesizlik ile kendini kitaplara vuran ve onlarda gerçek hayatın yansımanı izleyen küçük bir kız çocuğu, babası ise hastalığını geri plana atmaya çalışan ve bunu başaramayan bir hasta. Sağlıklı düşünceleri yok, sağlıklı bir planları yok. Bu yüzden de yaşadıkları birçok olay trajikomik bir macera bana göre.

Ama okuru eğlendiren, kitabın hızlı okunmasını sağlayan bu maceraların hüzünlü bir yanı da var. Sadece eğlenmek için çıktıkları bu yolda Ziba babasından birçok şey istiyor ama bunu olamayacağının da farkında. Çünkü babasının düşünce yapısı hassas ve davranışları bir miktar tehlikeli. Okurken sürekli diken üstündeyiz bu yüzden. Fiziksel bir zarar olmamasına rağmen kitap bittiğinde düşünce olarak Ziba'nın kırıklığını içimizde yaşıyoruz.

Kitap kısacık olmasın rağmen İran'ın genel durumu hakkında bilgi vermeyi ve sosyal sınıflamaları eleştirmesi ile de dikkat çekiyor. Yazar kendi düşüncelerinin yansımasını gayet net bir şekilde hissettirmiş ve okuyucuya gayet güzel bir şekilde ulaştırmış bana göre.

Ama tüm bunların dışında kitabın en vurucu tarafı aile içi psikolojik ve fiziksel şiddettin küçük bir kız çocuğu üzerinde yansımalarını biz okuyuculara gayet net bir şekilde hissettirmesi yazarın. O dengesiz psikolojiyi Ziba'nın düşünceleri üzerinden vermesi, babasının kırılgan tarafının onu aslında yaraladığını kitabın sonunda net bir şekilde ifade etmesi çok kalp kırıcı olmakla birlikfe sarsıcıydı da.

Kitapla ilgili tek sorunum Ziba'nın düşünceleri arasında aktarılan anıların hissettirilememesi. Günümüzde iken birden geçmiş ve gelecek anları anlatılınca okuyucunun kafası karışıyor. Ne olduğunu bir süre anlayamıyor hâliyle.


İran'ın tarihi kültürel dokusu üzerinde işlenen vurucu, sarsıcı kitaplar arıyorsanız Bul Beni Ziba sizlere önerim arasında. En kısa zamanda tanışmanızı öneririm.

13 Kasım 2017 Pazartesi

GAZAP VE ŞAFAK - KİTAP YORUMU ( THE WRATH AND THE DAWN #1)



ARKA KAPAK

#1 New York Times Çok satanı
Indie Next Listesi Seçkisi, 2015
Amazon En İyi Gençlik Romanı, 2015
New York Halk Kütüphanesi En İyi Gençlik Romanı, 2015
Seventeen Magazine En İyi Roman, 2015
YALSA En İyi Gençlik Romanı, 2016

 Her Şafakta Bir Hayat… 

Cani bir katil tarafından yönetilen bir diyarda, her şafak bir başka aileye kalp acısı getirmektedir. On sekiz yaşındaki Horasan Halifesi Halid her gece yeni bir eş almakta ancak sabaha kalmadan gencecik kadınların hayatına son vermektedir. Can dostu, Halid’in kurbanlarından biri olan Şehrazad, intikam almaya yemin eder ve gönüllü olarak Halid’e gelin gider. Sadece hayatta kalmaya değil, halifenin dehşet saçtığı hükümdarlığı yerle bir etmeye de kararlıdır.
Şehrazad zekâsı ve azmi sayesinde her gece Halid’in aklını çelip büyüleyici hikâyeler anlatarak hayatta kalmayı başarsa da bir sorun vardır: Genç kız can dostunu öldüren katile günbegün âşık olmaktadır. Üstelik bu mermer ve taştan sarayda hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlamaya başlamıştır. Şehrazad, zalim çocuk hükümdarın genç kızları neden öldürdüğünü ortaya çıkarmaya ve bu döngüye bir son vermeye karar verir…
 






YORUM

"Bir canavara yakışır bir ceza bu.Bir şeyi bu kadar istemek, onu kollarına almak istemek ama hak etmediğine de bir o kadar emin olmak."


Hani bazen bir kitap okursunuz ve o kitap hakkında söyleyebileceğiniz birçok şey olmasına rağmen kalemi elinize bir türlü alıp hislerinizi içinizden geldiği gibi dökemezsiniz, işte ben bu durumu Gazap ve Şafak'ta dibine kadar yaşadım.


Nedeni çok sevmiş veya sevememiş olmam da değil, bilmiyorum, sadece "güzel işte okuyun" demek veya "sevemedim, önermem" sözcüklerini kullanmak kitap için yeterince uygun değil gibi geldi.

Gazap ve Şafak "retelling" diye bilinen, Türkçe'ye çevrilmişi "uyarlama" olarak geçen bir türün ürünü. Eski bir hikâyenin yeni bir versiyonu. Binbir Gece Masalları'ndan esinlenilerek hazırlanmış yeni bir kurgu.

Kitabımız, cani bir katilin yönettiği bir ülkede, evlendiği kadınları şafak sökmeden öldüren hükümdara eş olarak giden Şehrazad'ın, intikamı uğruna fedakârlıklar yapmasını, zaman geçtikçe hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığına karar verse de bu vahşi döngüye karşı savaşmasını okuyup okuyabileceğiniz en nahif kalem bizlere anlatıyor.

Ben daha önce romantizmin işlendiği hiçbir kitapta karakterleri bu kadar benimsediğimi, sanki onlarmışcasına kitabı hissettiğimi bilmiyorum. Hissetmişsem de hiçbiri üzerimde Gazap ve Şafak kadar büyük bir etki bırakmadı, buna eminim. Bunun asıl sebebi ise Gazap ve Şafak'ın kurgusu veya karakterleri değil. Yazarın tam anlamıyla içtenlikle yansıttığı kaleminin zarifliği. Öyle ki bizlere canavar gibi lanse edilen her bir karakterin, içindeki en nahif duyguyu hissedip buna göre okuyoruz kitabı. İyi kim, kötü kim kitap bitene kadar seçemiyoruz. Gerçi bana göre kitapta kötü karakter denen bir olay yok. Nedenler ve sonucuna göre hareket eden canı yanmış, gönlü temiz insanlar var.



"İstersen vur bana, Şazi. Ne istersen yap ama aynı yarayı deşme; gitme."

Kurgu oldukça kasvetli, deyim yerindeyse karanlık bir havada ilerliyor. Asıl olayın ardından geçen planlar, bu planların gerçekleşme olasılıkları, Şehrazad ve Halid'in günden güne gelişen ilişkileri ve en önemlisi bu ilişkiye sekte vuracak asıl darbe kitabın başından beri okuyucuyu diken üstünde tutuyor. Öyle ki bunları okurken heyecanlansanız da sonucunda olacak olaylara kendinizi zerre hazır hissetmiyorsunuz. Eliniz kalbinizde, yüreğiniz Halid'in nahif duyguları altında ezilerek akıp gidiyor kitap.


Gazap ve Şafak okumak benim için pamuklar tarafından sarılmışım ama o yumuşaklığa elimi attığım anda beni kesen jiletin acısını hissetmek gibi bir şeydi. Kalbimi hem o büyük tutkunun altında hem de karakterlerin nahif duyguları ile sarıp sarmalıyor ama dokunmak yasak çünkü o yumuşacık hissin arkasında can acıtan bir gerçek gizli. Zaten bu paragraftan bile anlamışsınızdır nasıl sevdiğimi.

Sevdiğim şeyleri anlatmakta hep sıkıntı çekiyorum ama umarım sizler benim nasıl sevdiğimi, kitabı nasıl benimsediğimi anlamışsınızdır.

Bolca romantizm, ara ara mistizm ile harmanlanmış Gazap ve Şafak bu türün sevenlerine canı gönülden tavsiyemdir. Okuyun, yazarın kaleminin yumuşaklığına ve yürek burkan kurgusuna sizler de şahit olun lütfen.

Sevgiler 💗

6 Kasım 2017 Pazartesi

BİN PARÇA SEN - KİTAP YORUMU ( FIREBIRD #1)


ARKA KAPAK

Zaman yoktu. Dakikalarım mı vardı, saniyelerim mi yoksa daha da mı azı, bilmiyordum. Omzumda küçük bir çanta vardı. Elimi içine atınca kalem değilse de bir ruj buldum. Titreyen parmaklarla kapağını çıkardım ve ara sokaktaki duvara yapıştırılmış eski postere yazmaya başladım. Bu, iletmem gereken mesaj ve benden geriye bir şey kalmayınca hatırlamam gereken tek amaçtı: 
PAUL MARKOV’U ÖLDÜR. 

MARGUERITE CANE dâhi fizikçi ebeveynleri sayesinde bilimsel teorilerle büyümüştür. Ama hiçbiri, annesinin son icadı olan ve boyutlararası yolculuk yapmaya yarayan Ateşkuşu kadar şaşırtıcı değildir. 
Marguerite’in babası cinayete kurban gittiğinde tüm deliller tek kişiyi göstermektedir: Ebeveynlerinin gözde öğrencisi, sırlarla dolu Paul. Mükemmel cinayeti işlemiş gibi görünen genç adam, polis ona ulaşamadan başka bir boyuta kaçar. Ama Marguerite’i hesaba katmamıştır. Genç kız çeşitli boyutlarda Paul’ün peşine düşer. Babasının cinayetinin arkasında yatan gerçekler yavaş yavaş gün yüzüne çıkarken Marguerite yaşanan ihaneti tekrarlamaya mahkûm olur. 
Genç kız bambaşka yaşamlardan geçerken –Çarlık Rusyası’nda bir grandüşes, fütüristik Londra’da parti meraklısı bir yetim, okyanusun ortasındaki bir istasyonda yaşayan bir mülteci– tehlikeli olduğu kadar karşı konulmaz bir aşka kendini kaptıracaktır. 

 “Macera, bilimkurgu ve romantizmin bu müthiş karışımı geniş kitlelere hitap edecek.” 
-School Library Journal -

“Aksiyon dolu bir ilk kitap… Gray bilimkurgu, tarih ve modern öğeler arasında yol alıyor.” 
-Publishers Weekly -



İlk görüşte aşka inanmadığımı söylerken ciddiydim.Bir insana gerçekten, cidden aşık olmak zaman alırdı.Öte yandan ana inanırdım.Birinin içinde ki gerçeği gördüğünüz, onun da sizin içinizdeki gerçeği yakaladığı o an. O anda, artık sadece ve tamamen kendinize ait olmazdınız.Bir parçanız ona ait olurdu, onun bir parçası da size. Sonrasında ne kadar isterseniz ve ne kadar çabalasınız da o parçayı geri alamazdınız.

YORUM 


Büyük umutlarla başlayıp beni hayal kırıklığına uğratan kitaplarda bugün, diye başlamak istiyorum Bin Parça Sen hakkında düşüncelerimi aktarmaya.

Yayınlanacağını duyduğumdan beri Bin Parça Sen'i, hem arka kapak yazısı hem de kapağının dikkat çekiciliği ile hemen sepete atmış, ön siparişe düştüğü anda da alıvermiştim. Eh, bu kadar hızlı aldığım gibi de listemdeki kitaplara bir süre ara verip hızlıca okumaya başladım. Ve kitap, ciddi söylüyorum, ben ne kadar hızlı elime aldıysam o kadar hızlı başladı. Birdenbire kurgunun içine dalıp kitapta belki de en sevdiğim olaylardan biri olan akıcılığı ile hızlıca okutturdu kendini.


Bin Parça Sen, ebenveynlerinin tüm hayatları boyunca boyutlar arası yolculuk yapmaya yarayan Ateşkuşu'nu icat etmeye çalışmasını izleyerek büyüyen Marguerite'ın, babası cinayete kurban gittiğinde, tüm delillerin tek bir kişiyi gösterip suçlu bulduğu, ebeveynlerinin gözde öğrencisi olan Paul Markov'un peşinden intikamı için boyutlar arası bir maceraya koyulmasını konu alıyor. Bu boyutlar arası yolculukta, her boyutta farklı bir Marguerite'a rastlayan kahramanımız, tam olarak gizemi çözülememiş bir alet olan Ateşkuşu'nu açığa çıkarmaya, hem de babasının ölümünün ardındaki gizemi çözmeye çalışırken türlü zorluklar ile savaşırken buluyor kendini.


"Bütün evreni öğrenmemi mi istiyorsunuz?"
"Sizin için öğrenirim."

Bin Parça Sen, 348 sayfa boyunca bir an bile maceranın, heyecanın kesilmediği oldukça hareketli bir roman. En başından beri sırlarla dolu bir kitaba başlıyorsunuz ve sonuna kadar hatta sonunda bile bu sırların çözülmeye çalışılırken bile daha da karmaşıklaştığını hissediyorsunuz. Bu yüzden kitap boyunca diken üstünde, eliniz kalbinizde okuyabileceğinizi söyleyebilirim kitabı.

Tahmin ettiğiniz şeyler az çok çıkıyor ama, bu yüzden ana konunun gerçekten özgün olduğunu fakat kurgu ilerleyişinin zayıf olduğunu düşünüyorum ben. Belki de boyutlar arası yolculuk konusu hakkında kitap okumadığım için de olabilir tam olarak bilmiyorum ama bu konu, yani yolculuk konusu, kitabı okurken beni heyecanlandıran yegâne şeydi diyebilirim.


Ama tüm bunların dışında yani bu boyutlar arası yolculuk dışında kitapta beni kalbimden vuran, işte bu kitabın büyüsü bu dediğim hissi, kitap boyunca arasam da bulamadım maalesef. Bin Parça Sen'i tamamen bilimkurgu içeriğine sahip olduğu için almadım ben. Bu kitabın içinde az çok "aşk" konusunun işleneceğini tahmin ediyordum. İşlendi de zaten. İlk başta gayet masum bir şekilde, okuyucu kendine hayran edecek kadar güzel hem de. Ancak bu nahif duygu aktarımının yazar tarafından, ana karakterinin eline bir bıçak verip katlettiğini düşünüyorum.


Bu katledilen duygular hakkında uzun uzun konuşmayacağım ancak kısa bir şekilde beni neden rahatsız ettiğini açıklamak istiyorum ki bir fikriniz olsun. Kitabın başında nefret ve üzüntü dolu bir ana karakter ile karşılaşıyoruz biz okuyanlar. Ancak bu iki olumsuz duygunun dışında karakterin kendince birilerini aklamaya çalıştığını, peşinde olduğu şeyin bir parça olsa bile suçsuz olmasını umut ettiğini de okuyoruz.


Kitap boyunca da bu zıt duyguların patlama noktasına gelip bizi duygularının nahifliğine inandırmasını ve kalbimizi çalıp kitaba farklı bir yönden bakmak da istiyoruz. En azından ben böyle bir şey bekledim. Ancak ana karakterimiz Marguerite o kadar tutarsız bir karaktere dönüştü ki sayfalar sonra en başından ne hissettiğini ve sonra neler hissedeceği benim için önemsiz bir hâle geldi. Çünkü karakterin bencilliği ve zayıf duygusal patlamalarını okumak bu kadar güzel bir kitabı bana göre katletmişti. Eh, bu yüzden de ne aradım ne buldum olayını bolca yaşadım Bin Parça Sen'de.


Ama bu söylediğim nedenler dışında ana konunun özgün oluşu ve okunabilirliği açısından sevdiğimi söyleyebilirim kitabı. Sadece büyük umut etmemek gerektiğini düşünüyorum.


Eğer sizler de bilim kurgu ve romantizmin harmanlandığı akıcı kitaplar arıyorsanız ve farklılıkları her daim kovalayanlardansanız Bin Parça Sen'i okumanızı öneriyorum. Umarım benim arayıp bulamadığım hissi sizler yakalarsınız.



Sevgiler 💗

29 Ekim 2017 Pazar

KIZIL KRALİÇE (RED QUEEN #1)





ARKA KAPAK

İnsanların Kana Göre Sınıflara Ayrıldığı, Bir Düzen… Büyülü, Tanrısal Yetenekleriyle Diğerlerine Hükmeden Gümüşler, Onların Gölgesinde Hayatta Kalmaya Çalışan, Sıradan Kızıllar… İktidar Tehlikeli Bir Oyundur. Peki, Kazanmak İçin Ne Kadar Kan Kaybetmek Gerekir? Kanla Bölünmüş Bir Dünyada, Kazananı Belirsiz Bir Varoluş Mücadelesi…

Mare Barrow'un dünyasında kanın rengi, varoluşun biçimini belirlemektedir. Doğaüstü yeteneklerle donatılmış Gümüşler, köle gibi çalıştırdıkları ve savaşta ölüme gönderdikleri Kızıllara hükmetmektedir. 

Yoksul bir Kızıl kasabasında yaşayan on yedi yaşındaki Mare, talihsiz olaylar sonucu bir Gümüş sarayında çalışmaya başlar. Ancak Kızılların başkaldırı hareketini örgütleyen Kırmızı Muhafızlar'ın davasını ateşleyecek kıvılcımın kendi parmaklarının ucunda ol-duğunu fark edince bambaşka bir oyunun ortasında kalır. Yalanlar üzerine kurulu bir düzende Kızılların Gümüşlere, bir prensin diğer prense ve Mare'nin kendi kalbine karşı mücadele ettiği bu tehlikeli oyunda tek mutlak gerçek, ihanettir.





YORUM

"Olman gereken insanı hatırla, hem de çok iyi hatırla, diye devam etti sorumu umursamayarak. Kızıl olarak yetiştirilmiş ama kanı gümüş olan biri gibi davranacaksın. Artık aklında Kızıl, kalbinde Gümüş'sün."

İnsanların kanlarının renklerine göre sınıflandırıldığı bir dünya düşünün.Kanı gümüş renginde akanların belli yetenekler ile kanı kırmızı renginde olan insanları yönettiğini.

Kızıl Kraliçe, kanın insanları sınıflandırma aracı olarak belirlendiği bir dünya da kahramanımız Mare Barrow'un bir kızıl kasabasında hayatta kalmaya çalışırken birden kendini gümüş sarayının entrikalı dünyasında bulmasını, kızılların başkaldırı hareketini örgütleyen Kırmızı Muhafızlar'a hizmet etme sözünü vermesine rağmen; hayatı, aşkı ve özgürlüğü arasında savaş vermesini çarpıcı bir kurgu ile bizlere sunuyor.



"Herkes herkese ihanet edebilir."

Kızıl Kraliçe, bilerek kendimi distopya türünden uzak tuttuğum bir dönem de elime aldığım, türünün en iyisi olmasa bile kendi içinde beni etkileyecek özelliklere sahip, bittiğinde beni darmaduman eden nadir kitaplardan biri oldu.

Öyle ki kitap bittiğinde normalde bir distopyadan alamayacağım duygu karmaşasını olabildiğince yoğun bir şekilde hissettim.Her distopya okurunun bildiği üzere bu türün kitapları karakter bazlı değil de olabildiğince olay bazlı yazılıyor.Karakterlerin duygularından çok daima olayların geçişi, kurulan düzen ön planda.Ancak Kızıl Kraliçe, bana göre olay ve karakter işleyişini tam dozunda ayarlayıp, türün klasikleşmiş yazım şeklini bir miktar orijinalleştirmiş. Bunun içindir ki bir an için olayın içindeyken bir an da karakterlerin duygu geçişlerinin içinde hisler karmaşası içinde buluyoruz kendimizi.


Bununla da kalmayıp kahramanımız Mare Barrow'nu saray entrikası gibi okuru heyecandan tırnak kemirttiren bir ortam için de bulunca; var olan olaylar, karakterler arası çekişmeler kitabı adeta bir stres bombası haline getiriyor. Eh haliyle de kitabın muhteşem bir akıcılığı olduğunu, elinize aldığınız gibi bitirebileceğinizi söyleyebilirim.

"Ben ne dersem, gerçek odur. Tüm dünyayı ateşe verebilirim ve buna yağmur diyebilirim."

Ama tüm bunların dışında kitabı benim için unutulmayacaklar kategorisine sokan en temel neden; yazarın en başından beri bana göre aşırı klişe kurduğu karakter tasvirini kitabın başından son 100 sayfasına doğru okura bunu kesin olarak inandırıp, en sonunda sizi ters köşe etmesi. Öyle ki tahmin edip bu böyle olacak bu kişi bunu yapacak deseniz bile karakterin yazılış tarzı amacıyla zerre toz konduramıyorsunuz ve bunu ana karakter ile okura bir güzel yediriyor yazar. Bunun içindir ki kitap bittiğinde tamamen ihanete uğramış, kalbiniz parçalanmış gibi hissediyorsunuz. En azından ben böyle hissettim.Hala aklıma geldikçe elim kalbimde bunu kendime neden yediremediğimi sorguluyorum. 


Eh sonuç olarak karakterleriyle, entrikasıyla, okura yansıttığı duygu karmaşası ile Kızıl Kraliçe'yi okumak gerçekten benim için güzeldi. İkinci kitabı elimde olmasına rağmen kendime eziyet edip bir süre bekletme niyetindeyim. Ya da olayları yedirmek için de olabilir şuan hala bunu kalbimde çozebilmiş değilim. 

Distopya seven, entrika için ağzı sulanan, kaos ile yaşayan tüm okurlara tavsiyemdir. 

Sevgiler.



14 Ekim 2017 Cumartesi

KAHRAMANI ÇOCUK OLAN KİTAPLAR (CUMARTESİ ÖNERİLERİ #4)




Herkese merhaba! Bu cumartesi önerisinde kahramanı çocuk olan kitap önerileri ile geldim.


Bu türün adı var mı tam olarak bilmiyorum. Çünkü tür kısmına bakıldığında ya çocuk kitabı ya da dram kitabı olarak sınıflandırılıyorlar. Ancak bu tür kitapların içinde yer yer komedi ve macera unsurları da kullanılıyor. Ben de bu yüzden bu türü şöyle sınıflandırma yapmak istiyorum. Kahramanı çocuk olan kitaplar.


Bazen aşırı romantizm, dram veya macera türünde kitaplar okumaktan sıkıldığımda kitaplarda saflık ve masumiyet arıyorum. Eh, koşa koşa da bir çocuğun ağızından anlatılan kitaplarda buluyorum çareyi.


Bu tür kitaplarda genellikle bir duruma veya birkaç soruna değiniliyor. Yazar vermek istediği mesajı çocuk masumiyeti ve aklıyla verince daha vurucu ve samimi görünüyor bizlere. Özellikle "akran zorbalığı" ve "ebeveyn sorunu" gibi konular üzerinden etkileyici bir kurgu ile sunulan fotoğraftaki kitaplar bu cumartesi önerilerinde sizlere kesinlikle önerdiğim, okumazsanız çok şey kaçıracağınızı düşündüğüm kitaplar.

"O akşam gitarımı çalarak yatakta uzanırken aklımdan babamla ilgili düşünceler geçti. Onu özlemiştim. Parmaklarım gitarın tellerini bulurken, hayatımda bir babaya ne kadar ihtiyacım olduğunu düşündüm. Sanki onca yıl önce ruhuma bir baba tohumu ekmiş gibiydim. Onu sulamış, ona bakmıştım ve ben farkına varmadan yapraklarla kaplı bir ağaca dönüşmüştü. (Bir Kalp Bin Umut Syf: 22)

İlk kitabımız Pegasus Yayınları'ndan çıkan Bir Kalp Bin Umut. Ortalama bir kurgu, ortalama karakterler üzerine kurulsa da ana karakterimiz Dan Hope'un kendince hazırladığı küçük listeleri, babasını görmek uğruna yaptıkları okurken sizi güldürebildiği kadar da duygulandıracak. Kitabımız başta da bahsettiğim ebeveyn konusu üzerinden gitse de aslında bir baba veya annenin aslında sana iyi gelen bir arkadaş olduğu kitabın ana konularından bir tanesi. Çok severek, yer yer duygulanarak, bazı yerlerde ise kahkahalara boğularak okuduğum Bir Kalp Bin Umut size önerilerim arasında. 

"Karşılaştığınız çoğu kimse sizinle elli kat gazlı bezin arkasından konuşuyormuş gibi hissedersiniz. Bazen daha konuşmadan önce yalan söylediklerini anlarsınız. Yaşları ilerledikçe daha da yüzsüzleşirler ve önemi bile olmayan konularda yalan söylerler. Babamın saçlarıyla kelini kapamaya çalışması veya annemin saçlarını boyaması gibi..." (Tanrının Unutulan Çocukları)

Tanrının Unutulan Çocukları, bookstagramı ilk açtığım dönemde kütüphaneden rastgele alıp okuduğum benim için vurucu kitaplardan biriydi. Bir cinayet ile ergenliğe bile ulaşamamış iki küçük çocuğun tehlikelere bezeli bir kasabada değişen hayatını anlatıyor kitabımız. Toplumun katı kuralları, ırkçılık gibi ağır konuları sırlarla pekiştirerek bir çocuğun ağızından ilmek ilmek işliyor. Sonunu okuyup kitabı kapattığınızda ise bir süre kitap boyunca sizi saran hüzünden kurtulamıyorsunuz. Etkileyici, vurucu, bir çocuğun ağızından saflıkla anlatılmış Tanrının Unutulan Çocukları sizlere kesinlikle önerilerim arasında.


Yaşam kelimelerle yazılmaz, dedi canavar. Eylemlerle yazılır. Ne düşündüğün önemli değil. Ne yaptığın önemli.(Canavarın Çağrısı)

Bir çocuğun ağızından anlatılan kitaplar arasında Canavarın Çağrısı'nı önermemek kesinlikle olmaz. Çünkü bu türün bana göre en iyilerinden birisi. Kalbinizin kırıyor, size bir dolu umut ettiriyor ama o son varya o sonda işte sizlere aslında en büyük dersi veriyor canım kitap. Kaybetmenin tarifi imkansız hislerini derin derin işliyor Conor'ın ağzından yazar. Eh bizlere de kesinlikle okumak düşüyor.


Çocuk olmak korkunç bir şey, her şeyi öylesine merak etmek ve kimseye soramamak, sanki aptal ve yararsız bir şeymişsin gibi şu büyüklerin karşısında hep gülünç düşmek. (Yakıcı Sır)


Kahramanı çocuk olan kitaplardan bahsetmişken Stefen Zweig'ın çocuk psikolojisini en derinden incelediği Yakıcı Sır'dan bahsetmemek kesinlikle olmazdı. Yakıcı Sır, annesi ile tatilde olan bir çocuğun sırf annesine yakın olma çabası içinde olan narsist bir Baron tarafından kandırılmasını işliyor. Çocuk masumiyetinin ne denli ince bir çizgide olduğunu sevgili Zweig satır satır bütün gerçekçiliği ile işliyor. Okurken sizi hem heyecanlandıran hem de üzen, zevk alarak okuduğum Yakıcı Sır'ı sizlere kesinlikle öneririm.

Sevgiler.




 

Hunharca Okuyan Kız Template by Ipietoon Cute Blog Design and Bukit Gambang