5 Kasım 2020 Perşembe

Camlar Şehri (Ölümcül Oyuncaklar #3)

 


ARKA KAPAK

Clary, annesinin ölümüne sebep olan iksirin peşindeydi ve ona ulaşmak için de bir an önce Camlar Şehri’ne gitmesi gerekiyordu. Kendisini sağlam bir ölüm kalım savaşının içinde bulmasıysa an meselesiydi. Kurtadamlar, vampirler ve periler, ortalığı birbirine katmak için Camlar Şehri’nde biraraya gelmişti. Clary’nin tek bir kozu vardı. Sahip olduğu güçler! Fakat bu aynı zamanda büyük bir risk ve sorumluluk demekti. Çünkü ya herkesi kurtaracak ya da her şeyi yok edecekti.

Clary’nin yolculuğunda ona ihanet ve onur eşlik etti.
Kah kazandı, kah kaybetti.
Olsun!
Camlar Şehri için değerdi!




YORUM

"... ve bana hala seni isteyip istemediğimi soruyorsun. Sanki seni sevmekten vazgeçebilirmişim gibi. Beni diğer her şeyden daha güçlü kılan tek şeyden vazgeçebilirmişim gibi..."


Uzun süre tek bir seriye odaklı olursanız, o seri okuduğunuz süre içerisinde hali hazırda yedek aileniz gibi bir şey olur. Onlarla uyuyup onlar ile kalkarsınız, eh seri bittiğinde ise büyük bir boşluk bekler sizi.

Camlar Şehri, Ölümcül Oyuncaklar Serisi'ne şimdilik veda ettiğim ara final kitabıydı. O yüzden ne kadar yavaş okumaya özen göstersem de elime aldığım süre boyunca elimden düşmedi. Çünkü dur durak bilmeyen bir kurguya sahip. Aynı şeyi birinci ve ikinci kitaplar hakkında da söylemiştim ama bu olay Camlar Şehri'nde sanki daha fazlaydı. Kitaba başladık ve kurgu sadece son on sayfada dinlendirdi bizi. Tansiyon bir an bile düşmedi sanki düşse kitabı fırlatıp atacakmışız gibi. 

Bu kitapta birbinden ilginç yeni karakterler, doğru bildiğimiz yanlışlar ve küçük bir son okuduk. Duyduğum kadarıyla yazar zaten bu kitabı final olarak yazmış ama sonradan üç kitap daha eklemiş bu yüzden son üç kitap için birazcık ön yargılıyım. Çünkü ne zaman serilere devam kitabı eklense bizleri o  dünyadan soğutma hızı daha fazla oluyor.

Camlar Şehri'ni ben çok sevdim. Daha olgun karakterler okuduğumu düşünüyorum. Kitap boyunca var olan aksiyonun yanında diğer duygular hiç eksik edilmedi bana göre. Her şey fazlası ile dozundaydı. Sadece Jace'in ben acıların çocuğuyum, dert babasıyım tavırlarını uygun bulmadım. ( Sanki yazar her kitapta bir karakteri gözüme batırıp nefret ettirmeye çalışıyor.) Bunun dışında elim kalbimde bir an bile sıkılmayarak bitirdim kitabı. Kan, ter ve gözyaşı bir an bile eksik olmadı, cani yazar sağ olsun.


Küller Şehri - Kitap Yorumu (Ölümcül Oyuncaklar #2)

 


ARKA KAPAK

Komada bir anne ve dünyayı yok etmeye kararlı bir baba.. Clary Fray, kurtadamlar, şeytanlar ve gizemli Gölgeavcılarıyla dolu, ürkütücü New York yer altı dünyasına doğru sürükleniyor. Geçmişiyle ilgili öğrendikleri yalnızca başlangıç. Şimdiyse dünyanın kaderi Clary'nin ellerinde. Yeni keşfettiği güçlerini ustaca kullanmayı ve asla kendisinin olmayacak bir erkeğe karşı hislerini dizginlemeyi başarabilecek mi?

"Vampir Avcısı Buffy hayranları bu seriye bayılacak."
-Publishers Weekly-

"Sevgili Edward ve Jacob, ikinize de tapıyorum ama haftasonu Jace'le olacağım. Üzgünüm! Sevgiler, Stephenie."
-Stephenie Meyer-
(Tanıtım Bülteninden)




YORUM

... Birdenbire Clary 4 yaşındayken gittiği plajı hatırladı. Aniden rüzgar gelip o kadar uğraşarak yaptığı kumdan kaleyi yıkınca kıyameti koparmıştı. Annesi ona isterse yeniden yapabileceğini söylemişti ama Clary ağlamayı kesmemişti, çünkü asıl önemli olan, kalıcı olduğuna inandığı bir şeyin kalıcı olmadığına, sadece rüzgarın veya suyun bir dokunuşuyla yıkılabilecek, kumdan yapılmış bir şey olduğunu görmekti.

Kitap hakkında ne desem ne söylesem bilemiyorum çünkü sonuna kadar nefes almayı unuttum. Çok çok hareketli bir an bile yavaşlamayan, azıcık yavaşladığı zamanda karakterleri öne sererek bu sefer de sinirden kök söktürecek bir devam kitabı Küller Şehri.

Kitap ilk kitabın bitiminden çok az bir zaman sonrası ile devam ediyor. Yani kaybettiğimiz bir zaman farkı yok. Kitapta en çok bu noktayı sevdim işte ben, yazar uzun zaman aralıkları ile okuyucu yormuyor. Uzun uzun anlatmıyor, hemen işe koyuluyor. Ve okuyucu da sonunu okuyana kadar nefesini tutuyor hâliyle.

Ben Ölümcül Oyuncaklar serisinde en çok karakterlerin kendi yaş aralıklarındaki gibi normal davranışlar sergilemelerini seviyorum. Bu kitapta da gerçekten bu olayın dibine kadar indik. Mesela bir ergenin evi terketmesini, sonra diğerinin saçma seçimler yapıp hayatıyla ilgili önemli bir değişiklik yapmasını ve diğerinin duygularına kesinlikle hâkim olamamasını o hareketliliğin, bir an bile durmayan heyecanın içinde okuduk. VE BEN SİNİR OLDUM. GERÇEKTEN YAZAR, ÖZELLİKLE BİR KARAKTERE O KADAR ODAKLANMIŞTI Kİ BU BENİ SİNİR ETTİ. Zaten kitabı da benim için aşağı çeken o karakterdi.

Devam kitapları hakkında çok fazla yorum yapamıyorum çünkü gidişat fazlaca spoiler içeriyor. Bu yüzden Küller Şehri hakkında da söyleyecek pek bir şey yok. Nefes aldırmayan,  sinir eden ve az buçuk üzen bir devam kitabıydı. Üçüncü kitabın yorumu ile görüşmek üzere, sevgiler ♥️

KEMİKLER ŞEHRİ - KİTAP YORUMU ( ÖLÜMCÜL OYUNCAKLAR #1)

 


ARKA KAPAK

Vampirler, kurtadamlar, periler, gerçek aşk ve aklınızı başınızdan alacak daha birçok şey. Ölümcül Oyuncaklar hafızanıza kazınacak!

On beş yaşındaki Clary Fray, New York’ta Pandemonium Kulüp’e doğru yola çıktığında bir cinayete tanıklık edeceği hiç aklına gelmezdi.
Hele ki, bu cinayetin daha önce hiç görmediği acayip silahlara sahip tuhaf dövmeli üç genç tarafından işleneceğini hayatta düşünemezdi! Clary, polisi arayabileceğini biliyordu fakat ceset bir anda ortadan yok olunca ve canileri Clary’den başka kimse göremediği için durumu açıklamak pek kolay olmayacaktı!

Clary’nin onları görebilmesine çok şaşıran katiller kendilerini Gölgeavcıları olarak tanıtacaktı. Yani, dünyayı şeytanlardan arındırmaya ant içmiş gizli bir kabile!




YORUM

"O an Jace anladı. İnsanların neden el ele tutuştuklarını idrak etti. Önceden hep bunun bir çeşit sahiplenme hareketi olduğunu düşünürdü. O benim, mesajı gibi gelirdi ona. Ama öyle değildi. Bu, temas kurmakla ilgiliydi. Sözcükler olmadan konuşmakla ilgiliydi. Seni yanımda istiyorum, demekti. Gitme."


Çok uzun zaman önce sanırım lise son sınıfta okumuştum, Kemikler Şehri'ni. Hızlı hızlı okumak zorundaydım, hem sınav senemdi hem de okul kütüphanesinden sırayla alınacak kadar popülerdi.

Çok sevmiştim. Çok orijinal, çok eğlenceli tam  o zamanki yaşıma uygun, kalbimi pıt pıt ettirecek kadar tatlı bir kitaptı.

Kitabı ilk elime aldığımda, aynı hisleri yeniden yaşamam sandım ama gerçekten yanılmışım. Hâlâ okurken kikirdeyip, yaratılmış dünyayı okurken hayran kaldım. Çok özgün olmakla birlikte bu kadar çetrefilli bir dünya kurup, karakterlerinin rengarenk oluşu bana kitabı gerçekten hayranlıkla okutturdu.

Hiç kuşkusuz kitabın en sevdiğim yönü, karakterlerinin o uçuk ergenlik dönemini, gelgitli duygularını çok iyi yansıtmasıydı. Çünkü karakterler bu halleriyle hem bir parça gerçeklik barındırıyorlar hem de fantastik bir kurguda ergen olmanın nasıl bir şey olduğunu okura tam anlamıyla gösteriyorlardı. Aptalca kararlar alsalar bile bunun bir kılıfı var ama genç yetişkin kurgulardan beklenilmeyecek kadar mantıklı kararlarda alabildiler. Bu da hiç kuşkusuz kitabı sevme nedenlerimden birisi sanırım.

Devam kitaplarını yakın zamanda okumak istiyorum ama bu aralar fazla meşgulüm. Eğer zamanımı uygun bir şekilde planlarsam en kısa sürede devam kitaplarının yorumları ile görüşürüz.

Fantastik kurgu seven her yaştan okura önerimdir. 


7 Temmuz 2020 Salı

Benim Biricik Hayatım - Kitap Yorumu



ARKA KAPAK

Bu hayatta benim için başka ne var?
 
Rachel Walker’ın tüm hayatı çoktan planlanmıştı. Ne okuyacağına, nerelere gidebileceğine, ne giyeceğine ve hatta nasıl biriyle evleneceğine bile karar verilmişti. Ona dair her şeyin idaresi, ailesinin ve cemaatin sorumluluğundaydı. Fakat özellikle uzak tutulduğu dünyaya dair bitmeyen merakını bastırmakta zorlanıyordu.
 
Babasının sıkı sıkıya uyguladığı kurallarla örülü sırça fanus, cemaatin baskılarından kaçan bir kızın tekrar kasabaya dönmesiyle çatırdamaya başladı. Rachel’ın bir blogda okuduğu isyan çığlığı, içinde hiç bilmediği yaraları tekrar kanatırken hayatının iplerini eline almak için savaşmaktan başka şansı olmadığını anlayacaktı.





YORUM

"Söyle bana, nedir planın, ne yapacaksın, o biricik, vahşi ve kıymetli hayatınla?"

Bütün hayatınızın siz doğmadan önce planlandığını düşünün. Her yaş döneminizde yapacaklarınızın belli olduğunu. Yaşam amacınızın, birisine eş ve anne olarak belirlendiğini. Ve bir gün bu planlanan yaşantınızın, adeta patlamaya hazır bir bombanın uyarı ışığı gibi zihninizde yanıp söndüğünü. İşte Benim Biricik Hayatım böyle başlıyor. Planlanan bir yaşam ve saplantılı bir düşünce tarzının egemen olduğu bir ortamda.

Rachel Walker ve ailesi Calvary Hristiyan Cemaatine mensup, çok çocuklu bir aile. Kahramanımız Rachel, aşırı katı cemaat kurallarıyla büyümüş, kadınların tek amacının sadece eş ve anne olarak tanımlandığı, teknolojinin kısıtlanmış, eğitimin sadece evde verildiği, cemaat dışına itilenlerin ayıplandığı ve bana göre en ağırı cemaat kurallarına uymayanların beyin yıkama kamplarına gönderildiği bir yaşama sahip. Küçüklükten beri bununla yaşadığı için sesini çıkaramıyor çünkü yaşamı bunu gerektiriyor. Başka bir şey görmemiş, yaşamamış.

Ama bir gün sorgulamaya başlıyor. Neden eğitim göremiyorum diyor mesela. Babası okuduğu kitabı sırf kendi dünyalarına ait değil diye yırtınca bu sorgulamalar üst sınıra ulaşıyor ve bir gün kendisini cemaatten, deyim yerindeyse kaçmış bir kadın ile iletişim halinde buluyor. Ve böylece kitabımız başlıyor.

Öncelikle söylemek istiyorum  ben kitaba gerçekten o kadar beklentisiz başladım ki, her şeyin üstün körü geçilip biteceğini düşünüyordum. Yazarın diğer kitabını çok fazla sevmemiştim çünkü. Ama Benim Biricik Hayatım gerçek bir kendini bulma hikâyesi. Cemaatten soğuma aşamaları, Rachel'in daha 17 yaşında o kozadan bir hamlede çıkması ve kendi hayatına, dinine farklı bir bakış açısı ile bakıp araya aracı koymadan inancını yaşamasına bayıldım.  Her sayfada mi gözleri dolar bir insanın benim doldu.

Öyle ki kitabın benim için dönüm noktası olan bir sahnesi var, tetikte bekledim istediğim şeyi vermeyecek diye ama verdi ve kitabı benim için en üst noktaya çıkaran şey buydu. Açık yüreklilikle söylüyorum bu yıl okuduğum, beni en çok etkileyen kitap olabilir. Hafif Unorthodox tadı var ama bence Benim Biricik Hayatım daha güzel.


Özellikle cemaat kavramına farklı bir bakış açısı bakmayan isteyen, kendini bulma hikayelerinin hastası okurlara tavsiyemdir.

11 Haziran 2020 Perşembe

Zalim Prens - Kitap Yorumu (The Folk of the Air #1)


ARKA KAPAK

Anne babası bir peri general tarafından vahşice öldürüldüğünde Jude yedi yaşındaydı. Kız kardeşleriyle
Periler Diyarı’na sürüklendi ve şimdi burada yaşamak zorunda.

Jude, ait olmadığı bu dünyaya kendini kabul ettirmek için saray hanesinden biri olmalı.

Diyar’daki taç giyme töreni kendini kanıtlaması için iyi bir fırsat. Fakat önce acımasız prens Cardan’dan anne babasını öldüren gaddar Madoc’a, birçok engelle başa çıkmalı Jude iyi dövüşürse şövalye, güzel yalanlar söylerse casus olacak.

Peki ya ikisini de yapamazsa?

Peri Halkı serisinin ilk kitabı Zalim Prens, çoksatan yazar Holly Black’ten bambaşka bir peri masalı.




YORUM

"Bomba beni yandan dürtüyor. "Sana bir takma isim bulduk," diyor. Kilitli kapıları aşıp da geldiğini görmedim bile.
"Ne?" diyorum cırtlak bir sesle. Hiç olmadığım kadar yorgunum, buna karşın yedi yıl boyunca dinlenemeyeceğim.
Yalancı demesini bekliyorum. Hınzırca sırıtıyor, ketumluğu üzerinde.
"Başka ne olabilir?

Kraliçe."


Çok uzun zamandır kitaplığımda beklettiğim, devamı gelsin diye kendimi adeta sabır testinden geçirdiğim Zalim Prens'i sonunda okudum. Ama ne okumak, ne okumak.

Kitabın en başından sonuna kadar yaratılan evrene, karakterlerin özgünlüğüne, hiçbir şekilde duraklamayışına bayıldım.

İlk olarak şunu söyleyeyim, kitabı elime aldığımda normal bir fantastik-genç yetişkin kurgu okuyacağımı düşünüyordum. Hatta bekletme sebebim de az biraz bu sorundu. Periler alemi çok orijinal bir kurgu değil bildiğiniz üzere. Birçok örneğini ayıla bayıla okuduk biz fantastik severler.

Ancak Zalim Prens'in Periler Diyarı evreni çok da bilindik değil bana göre. Perilerin o kendilerine has güzelliklerini okuruz biz çoğu zaman ancak bu kurgu da güzel oldukları kadar çirkinler de, zalimler de, hatta dibine kadar kötüler de.

Kitabımız çok üzücü bir olay ile başlıyor aslında. Kurgunun içine birden dalıyoruz haliyle. Hatta ilk bölümü okuyanlar devam kitabı hissi bile alırlar çünkü sanki reklama girmişte filmin son dakikalarını izlemiş gibi oluyoruz. Ama böyle değil tabii ki. Kitap vurucu bir başlangıçla, okuyucu diken üstünde tutup karakterleri yavaş yavaş tanıtıyor, evreni betimliyor.

Kahramanımız Jude, ikiz kardeşi ile birlikte Periler Diyarı'nda yaşamaya başlıyor 7 yaşında ki kötü olaylardan sonra. Diyara hayran, hatta içten içe onlardan biri olmak istiyor. Diyar da insanlara sadece köle gözüyle bakılıyor, Jude saygın bir aileden olsa da insan olduğu için okul da ve yaşamında birçok talihsizlikler ile karşılaşıyor. İşte bu talihsizliklerden birisi de diyarın prenslerinden biri olan Cardan. Kıza yapmadığını bırakmıyor, eziyor, hırpalıyor, küçük görüyor ama içten içe hayran da çünkü ana karakterimiz Jude, hiç kimseye pabuç bırakmıyor. Karşısındaki bir prenste olsa haddini bildirecek cesarete sahip. İşte bu özelliği ile de kalbimi çalıyor. Çünkü cesur, kendine güvenen kadın karakterlere hayranım ben.

Kitap son 100 sayfada şekil değiştiriyor adeta. Taht için savaşan prenslerin ve entrikaların arasında buluyoruz kendimizi. Bir entrika ve kaos severek olarak son 100 sayfa kitapta en sevdiğim kısım olabilir. Jude'un zekası ve cesareti işin içine girince daha da cezbedici oluyor bu taht kavgası çünkü.

Zalim Prens'te en sevdiğim şeylerden biri de her karakterin mantıklı davranması diyebilirim. (Jude'un kız kardeşi hariç 🙄) Her davranışın bir sebebi, her kararın sonucunu gören zeki karakterler okuyoruz. Kadın karaktere hayran olmak ile birlikte, Cardan ile birden ilişkiye dalmamaları her şeyin olabildiğince yavaş ilerlemesi beni kalbimden vurdu. Gözlerimin önünde yavaş yavaş karakter gelişimi veren yazarlara hayranım ben. Safi aşk kitabı değil, safi fantastik kitap değil. Var olan bir ilişki bile okumadık henüz. Karakterlerin o evreye gelmelerini o kadar merak ediyorum ki. Fantastik dünyanın içinde olsakda aa büyü yapıyorlar oleey havasında da  değiliz çünkü var olan bir taht oyunu var.

Her yerden dolu bence kitap. Ana konuya gelene kadar yazar tüm detayları ince ince işlemiş, hiçbir boşluk bulamadım ben. Aklımda soru işareti bile kalmamıştı bittiğinde.

Çok uzattım yorumu biliyorum ama benim sevdiğim kitaplara upuzun methiyeler dizmeden asla bırakmadığımı birçoğunuz biliyorsunuzdur. Çok eğlendim, elim kalbimde sayfaları adeta jet hızıyla geçtim. Kötü çevirisine rağmen. (Eski kelimeler kullanmak güzel bir çeviri yaptığınız manasına gelmez.) Devam kitabını sabırsızlıkla bekliyorum, umarım en kısa sürede okuyabiliriz.


Sevgiler. ♥️

9 Haziran 2020 Salı

YOU DESERVE EACH OTHER ( HER AY BİR İNGİLİZCE KİTAP #1)



ARKA KAPAK

Naomi Westfield has the perfect fiancé: Nicholas Rose holds doors open for her, remembers her restaurant orders, and comes from the kind of upstanding society family any bride would love to be a part of. They never fight. They're preparing for their lavish wedding that's three months away. And she is miserably and utterly sick of him.

Naomi wants out, but there's a catch: whoever ends the engagement will have to foot the nonrefundable wedding bill. When Naomi discovers that Nicholas, too, has been feigning contentment, the two of them go head-to-head in a battle of pranks, sabotage, and all-out emotional warfare.

But with the countdown looming to the wedding that may or may not come to pass, Naomi finds her resolve slipping. Because now that they have nothing to lose, they're finally being themselves--and having fun with the last person they expect: each other.

When your nemesis also happens to be your fiancé, happily ever after becomes a lot more complicated in this wickedly funny, lovers-to-enemies-to-lovers romantic comedy debut.





YORUM

“You two are assholes!” she calls back. “You deserve each other.”

I send her a thumbs-up. “Thanks!”


You Deserve Each Other, kendini bulma, duyguları anlama ve olan bir ilişkiye sahip çıkma öyküsü.

Böyle basit bir anlatım ile kitabı özetlesemde içerik hiç öyle değil. İlk önce basit sonra olabildiğince karışık ve sonra çok tatlı bir romantik hikayeye dönüşüyor kitap.

Naomi ve Nicholas mükemmel bir çift. Sonunda mutlu sona kavuşacakları kusursuz bir düğün peşindeler. Mükemmel bir ilişkileri, kavgasız birliktelikleri ve birbirlerine karşı dibine kadar anlayışlı oldukları bir evrende yaşıyorlar. Ancak hiçbir şey göründüğü gibi değil. Naomi, duygusal bir boşlukta. Her şeyin mükemmel olması aslında o kadarda abartılacak kadar güzel bir şey değil onun için.

Nişanlısı Nicholas tam bir ana çocuğu. Düzenli olarak annesini ziyaret eden, sabah erken kalkıp onca yolu aşıp ailesinin evinin önünde ki karları küreyen ve her özel günler de mutlaka annesine hediyeler alan bir adam. Bu çok muhteşem değil mi? Ancak Naomi için değil. Çünkü Nicholas, annesi için yaptığı tüm bu tatlı hareketleri Naomi için yapmaya uğraşmıyor bile. Onun içindir ki ana karakterimiz Naomi  bir yandan onun ailesi ile bir yandan da kendi içsel çatışmaları ve yakında kapanacak iş yerinin üzüntüsü ile uğraşıyor. 

İçten içe kurumuş bir ilişki okuyoruz bir You Deserve Each Other'ın en başında. Karakterler ilişkilerinde, kendi hayatlarında birbirlerine zerre dürüst değil. Bir yerden sonra bu ilişkinin kurtarılma imkanı yok bile diyorsunuz. Ben dedim çünkü birbirlerine karşı o kadar acımasızlaştılar ki toparlanması zor bir evreye girdiler. Düğün bu kadar yaklaşmışken hem de.

Kitabı ben de toparlayan kitabın ikinci yarısı. Erkek karakterimiz ondan hiç beklenmeyecek bir hareket yapıp dağ başında bir ev alıyor. Bir kaç gün içinde oraya taşıyorlar tabi ki. Ama birbirlerinden nefret ediyorlar, o kadar çok nefret ediyorlar ki bu nefret kitabın dışına çıkıp sizi sarmalıyor sanki. Buna rağmen bir takım sebepler dolayısıyla aynı evde yaşamaya başlıyorlar. Yine. 

Sonra şakalaşma evresi başlıyor, kitabın en sevdiğim sayfaları kesinlikle bu. Birbirlerini kabul edilemez eşek şakaları yapmaya başlıyorlar. Verdikleri tepkiler, çocukça harekeleri o kadar komik ki bir yerde gülmekten yerlere yatmış olabilirim.

İşte son yarı da işler garip bir hâle bürünüyor. Aslında birbirlerini hiç tanımadıklarını anlıyorlar. Bir dağ evinde yaşamak onlar için kurtarıcı gibi bir şey oldu çünkü. Kitapta akıllara zarar bir kaynana terörü olduğu için, Nicholas'ın aslında tüm bu düğün telaşından annesinin baskısından bıktığı için bu evi yeri seçtiğini anlıyoruz.

Tek bakış açısından baktığımız için Nicholas ilk başta bana çok bencil gelmişti. Ama sonradan Naomi'nin de bencil olduğunu anladık. Çünkü onun bakış açısından okuyorduk ve bir şeyleri kendince çarpıtarak anlatıyordu sanki.

Kitap dibine kadar eğlence sunmuyor, ama okurken normal bir ilişki içerinde aslında basit olayların ne kadar önemli olduğunu okuyoruz. Ben nefret hikayeleri okumayı severim ama bu kitap nefreti ve sevgiyi ortak bir birleşen içerisine alıp çok güzel uyarlamıştı. Çok sevdim ve gerçekten çok eğlendim ben okurken.


Tek sıkıntım dilinin zorluğu. Normalden ingilizce kitap okurken bu kadar zorlanmazdım ama bu kitapta çok zorlandım. Bilmediğim bir çok kelime vardı ve kitaptan  vazgeçme eşiğine bile geldim diyebilirim.

27 Mayıs 2020 Çarşamba

NEFTİ - KİTAP YORUMU ( AV ZAMANI #1)



ARKA KAPAK

Bir vampir masalı fısıldıyor gaz lambasının titrek alevi... Karanlığı aydınlatmak için kendi kendini yakıyor, kendi kendini avutmak için anlattığı masalı dinliyor. Gece yanıyordu, gündüzün dibi tutmuştu. Dolunay geceye gömülürken ikiye bölündü. Biri maviye, diğeri karanlığa düştü. Gaz lambasının fısıltısı hemen yanında yatan genç kadının yazgısının satır aralarını doldururken güneşin yanık teni gökyüzüne vurdu. Kadın uyandı, gaz lambasını kapattı. Masal yarım kaldı. Kadının karanlığı mı maviyi mi seçeceğini kimse bilemedi. Bu ikilem kadının kalbini söktü. Dolunay bir daha hiç bembeyaz ve bütün olarak kalmadı. Gaz lambasının kirli sisi dolunayı kanla boyadı. Kadın öldü, dolunay kendini geceye astı.



YORUM

Av Zamanı - Nefti, uzun soluklu bir fantastik serinin ilk kitabı. Kitabımız her ayın belli zaman diliminde büyük şehirlerde meydana gelen faili meçhul cinayet haberleri ile başlıyor. Bu cinayetlere toplum tarafından o kadar alışılmış ki halk o gece evlere kendini kilitleyip bu cinayetlere de Av Geceleri adını veriyor.

İşte bu cinayetlerin gölgesinde kitabımızın kahramanı Alkım Okçu, Fransa da bir maskeli baloya katılıyor. Hikayemiz de böylece başlıyor.

İtiraf edeyim, Türk yazarlardan fantastik seri okumak beni her zaman germiş ama bir o kadar da sevindirmiştir. Ben kurgu ve karakter odaklı olduğum için, bir fantastik hikâyede ilk olarak kurgunun mantığa uygun olup olmadığına ve karakterlerin davranış biçimlerine odaklı olurum.

Nefti de kurgu çok sağlam oluşturulmuştu. Bilirsiniz binanın temeli ne kadar sağlam olursa bina da o kadar sağlam olur. Temeli sağlam, kadim efsaneler ile renklendirilmiş ve Fransa ve Türk vampir kökeni çok iyi kurgulanmıştı. Bunun içindir ki şaşırdım kitabı okurken, ben bu kadar sağlam bir kurgu beklemiyordum.

Eh Büşra, iyi güzel de karakterlerden neden bahsetmedin derseniz işte burada kitabı az buçuk eleştireceğim, çünkü karakterlerine karşı nötrüm. Alkım, intihara meyilli kendi içinde yaşamayı bırak, dış dünya ile de yaşamayı beceremeyen biri. Onun içindir ki düzgün kararlar almasını beklemedim ben kitap boyunca. Ancak beklediğim bir şey vardı o da karakterin gelişimi. Öylece yerinde saydı, mantıksız kararlar aldı, sorgulamadı ve sorgulanmadı. Kitabın içinde ki hiçbir karakter gelipte demedi ki Alkım senin aldığın kararlar uygun değil, kendine gelmelisin. Kitapta sürekli ben bencilim diyen bir karakterin etrafındaki onu seven insanlar tarafından hiçbir şekilde uyarılmaması açıkça söyleyeyim beni sinirlendirdi.

Bunların dışında yazarın kalemini sevdim ben. Zaten kitaplarda betimleme okumayı seven bir okuyucuyum. Kalemi de bana hitap ediyordu. Kurgu azıcık daha heyecanlı olsaydı benim için gerçekten iyi kurgulardan birisi olacaktı.

Fantastik okumayı seven okuyuculara özellikle tavsiyemdir. Kalemi daim olsun, devamını heyecanla bekliyorum 💙
 

Hunharca Okuyan Kız Template by Ipietoon Cute Blog Design and Bukit Gambang