9 Eylül 2017 Cumartesi

AV DÖNENCESİ (KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ #1)



ARKA KAPAK

Ailesi ve nişanlısıyla gittiği kampta kurtların saldırısına uğrayan Ada'nın hayatı yanlış bir patikaya sapmıştı. Tüm sevdikleri öldürülürken kendisinin kurtulmasını bir şans olarak görenlerin aksine Ada asıl cezanın hayatta kalmak olduğunu düşünüyordu.
Kanada'ya yaptığı yolculukta geçmişini arkada bırakmak isterken aslında ona doğru sürüklendiğinden habersizdi. Kurtların hayatına girmiş, onları tanımış ve farkına varmaksızın bir parçaları haline dönüşmeye başlamıştı. Sadece kurtları değil, kendisini de keşfederken bir daha asla yaşayamayacağını düşündüğü tutkuları da peşinden sürüklenmişti.
Kamp saldırısından kurt adamların sorumlu olduğunu öğrendiğindeyse en az aşk kadar büyük bir intikam duygusuna kapılmıştı.
Kalbini ve ruhunu onlardan birine vermekse aklına gelebilecek son ihtimaldi.

Onu Sevdi,
Onu Korudu,
Onu Öldürdü.



YORUM


"Demek dans edebiliyorsun," dedi Ada ve bundan keyif aldığını saklama gereği duymadı. "Söylesene, hiç gizli göreve çıkıp öldürmen gereken bir kurda bu şekilde yaklaştığın oldu mu?"

"Annemin zorla öğrettiği bir şeydi, tüysüz, hâlâ hatırladığımın farkında bile değildim. Hayal dünyanın kontrol altında tut."

"Dans etmeyi severim. Benimle pratik yapabilirsin."

"Tabii. Programımızda hangi kısma eklemek istersin? Ölüm metotları ve yorgunluktan bayılma dersleri arasında beş dakikalık boşluğun var sanırım."

"Neşen beni öldürüyor," dedi Ada ifadesiz bir yüzle."


Av Dönencesi, Büşra Toraman'ın ilk serisi daha basılmadan önce tanıştığım, kurgusuna ve karakterlerine hayran kaldığım yegâne Watpad serilerinden biriydi. Yazarın basılmış bir diğer üçlemesinin sadece ilk kitabını okuyup seri tamamlanmadan okumak istememiştim. Amazon Efsanesi Serisi tamamlanıp kitaplar okunmayı beklerken en çok beklediğim kitabının çıkışını duyunca tabi ki ona öncelik verdim. Her ne kadar Amazon Efsanesi Serisinin kurgusuna da hayran kalmış olsam da Kırmızı Başlıklı Kız Serisi benim için daima en özeliydi. İlk kitap olan Av Dönencesi'ni elime alıp okumaya başladığımda bir süreliğine dünyadan kopup mükemmel fantastik hikâyeye kapılıp gittim.

Av Dönencesi, ailesi ve nişanlısı ile kamp yapmaya giden kahramanımız Ada ve ailesinin kurtlar tarafından saldırıya uğramasıyla başlıyor.

Bu acımasız saldırıdan hayatta kalan sadece Ada oluyor ve bütün bu vahşeti unutup yeni bir hayata adım atmak için teyzesinin yanına Kanada'ya seyehat ediyor. Ancak Ada'yı geçmiş rahat bırakmıyor ve bir anda kendini daha önce sadece fantastik romanlarda okuduğu kurtadamların içinde, intikamı uğruna hayatta kalmaya çalışırken buluyor.

Av Dönencesi, konusundan da anlaşılacağı üzere fantastik bir evren üzerine kurulu bir roman. Bu fantastik konunun bir örneği henüz Türk bir yazar tarafından kaleme alınmadı diye biliyorum. Bunu içindir ki kitabın konusunun hem çevrilmiş kitaplar hem de ülkemizde kaleme alınmış fantastik romanlar arasında özgün olduğunu söyleyebilirim.

Yazar okuyucuya kurtadamları gösterip onların nasıl ortaya çıktığını, tarihlerini hikâyelerini sunmadan kurguyu ilerletmiyor. Onları nasıl bir hiyerarşiye soktuğunu, nasıl dönüştüklerini, nasıl cezalandırıldıklarını asıl hikâye ile birlikte ilerletip okuyucuya sunuyor. Kitabı belki de bu kadar çok sevmemin asıl nedeni bu olay. Hiçbir şekilde okuyucunun kafasında soru işareti bırakmıyor yazar.

Bir diğer sevdiğim nokta ise kurgu durgun ilerlese de her an bir şey olacağı hissiyle kitabı elimiz kalbimizde okumamız. Kahramanımız Ada, kendini hiç bilmediği bir topluluğun içinde intikam hevesiyle buluyor birden. Bu yüzden de onunla birlikte hafif bocalıyoruz hâliyle. Kitabın içindeki her karakter kitabın ilk yarısına kadar şüpheli. Neyin ne olacağı, asıl hikâyenin ne zaman başlayacağı belli değil. Hikâyenin içinde ayrı bir hikâye okuyormuşuz hissi veriyor kitap bize.

Bazı sırlar ortaya çıkıp kitabın içinde ayrı bir roman konusu olacak nitelikte bir kehanet ortaya çıkınca asıl hikâyeye asıl karakterler ile başlıyoruz. Kitabın son yarısı acayip akıcı bir şekilde ilerleyip sonunca ulaşana, ağzımızı açık bırakıp bizi mahvedene kadar son bulmuyor. Kitap bittiğinde ise nefes bile alamıyoruz.

Av Dönencesi'ne sadece aksiyon, macera ve fantastik üzerine ilerlemiyor tabi ki. Yazar her türe elini atmış ve bunu gayet de iyi başarmış bana göre. Bir bölümde kahramanımız Ada ile canım Dawson arasında filizlenen aşkı okurken bir diğer bölümde karakterlerin başına gelen dramatik olaya el atabiliyoruz.

Kurguyu ve yazarın hayal gücünü ne kadar sevsem de puan kırmama neden olan bazı durumlar vardı tabi ki Av Dönencesi'nde.

İlk olarak yazarın kalemi nedeniyle asıl hikâyeye geçinceye kadar kitabın durağanlığından acayip yoruluyor okuyucu. Kitabı kapatıp gitmeme neden olacak bir durağanlık değil ancak artık uzatma lütfen ben güzel bir hikâye okumak istiyorum tadında bir durağanlık.
Sabredip okuyunca keyfine varacağım bir yorgunluğa da azıcık katlandım tabi ki.

Bir diğer gözüme batan olay ise yazarın aslında kurguda önemli bir noktada olacak karakterleri bir anda harcaması. Sanki asıl hikâyeye o kadar odaklanmış ki yazar diğer karakterler önemli olsa da harcanabilir düşüncesiyle belki de kitapta seveceğimiz birkaç karakteri yok etmişti bana göre. Eh hâliyle bu da beni bir noktada rahatsız etti.

Ana karakterimiz Ada, okumaktan keyif aldığım ve başına o kadar kötü olay gelmiş olsa da bundan sağ çıkmayı başararak gücünü iyi değerlendiren, okurken saygı duyduğum nadir karakterler arasına girdi. Dawson ile aralarındaki ilişkiyi serinin diğer kitaplarında okumak için sabırsızlanıyorum. Mıç mıç aşk kuşlarından ziyade tutku dolu bu çifti okumak gerçekten heyecan verici.

Son olarak Av Dönencesi konusuyla, karakterleriyle beni etkileyen kitaplardan birisi oldu. Aynı konuları okumaktan sıkılmış, farklı fantastik kitap arayışındaysanız Büşra Toraman'ın kalemine bir şans vermenizi öneririm.

Sevgiler.

24 Ağustos 2017 Perşembe

SÜT VE BAL- KİTAP YORUMU


ARKA KAPAK

Performans sanatçısı Rupi Kaur bir süre önce feminist hareketin simgelerinden biri haline geldi. 

Kaur’un, “Her acının içinde bir tatlılık vardır,” fikriyle yola çıktığı ilk kitabı Süt ve Bal özellikle kadınlara ve tüm okuyuculara içinden geldiği gibi olmayı, yıkıcı ilişkilerin içinden çok daha büyük bir güçle çıkmayı ve bir kadının kendisiyle barışmaya başladığında nasıl özgürleştiğini anlatıyor. 



YORUM

"işin aslı hepimiz
sevmeye muktediriz
yine de zehir saçmak

hep tercihimiz"

Şiir kitapları okumaktan daima kaçınırım. Beni takip eden insanların da gördüğü üzere her zaman kurgudan yanayımdır. Aşırı takıntılı bir insan olduğum için okuduğum şiirlerin içinden çıkamam. Şiir benim için bir çeşit edebi bulmaca. Şiiri kaleme alan yazarın tek bir dörtlüğüne ya da dizesine saatlerce odaklanıp kaldığımı bilirim. Hissetmekten çok çözme odaklıyım maalesef. Bir anda okuyup bitirirsem şiirler hakkında zerre fikir sahibi olamamakla birlikte o anlık hissettiğim zevk dışında başka bir his içine giremiyorum.

Süt ve Bal'ı ilk çıktığı zaman fazla umursamamakla birlikte arkadaşım benden hediye olarak istediğinde satın alıp sadece kurcalamak için göz attığımda içindeki bazı şiirlerin beni etkilediğini fark ettim. Sonra yine aynı günün gecesi başına oturup birkaç şiirini okuduğumda ise kesin olarak başlamış bulundum. Bitirdim de bir mucize olarak -4 günde 😭- ve birkaç şiirin bende derin bir etki bıraktığını, zihnimde yer ettiğini kesin olarak kabullendim.

Bir şiirde veya toplu şiir kitaplarında puanlandırma olayına karşıyım ben. O yüzden Süt Ve Bal'a verecek bir puanım yok maalesef. Hisler, okurken insanın anladığı şeyler değişir şiirde. Özneldir. Şiirden aldığım hisleri de puanlandırmak biraz garip kaçıyor bana göre. Kimseyi eleştirmek gibi bir niyetim yok bunu belirteyim. Sadece bana göre bu olmalıdır, benim kendi düşüncem budur.

Süt ve Bal 4 bölümden oluşuyor. Her bölümde belli hisleri gruplandırıp kendince o hissin ucuna tutunup yazıyor şiirlerini yazar. Sancımak, Sevmek, Kırılmak ve Sağalmak. Bir kadının kendi kendine evrilmesini, duygularının aşama aşama değişmesini en sonunda "Sağalmak" bölümünde en son hâli ile yazdığı şiirlerini ve vedasını okuyoruz.

Süt ve Bal bana göre yer yer çok mahrem şiirler içeriyor. Bunun aşırı cinsel anlatımla alakası yok ama. Şiirlerde -bazılarında- sessiz bir çığlık hâkim. Sanki yazar yazmasa rahat edemeyecek, içinde tutamayacakmış gibi. Ve bu şiirleri okurken kendimce çözmeye çalışırken aşırı rahatsız olduğumu söylemeliyim.

~~
|"irkiliyorum bana dokunduğunda
yine o diye korkuyorum"|
~~ 

Yazarın pedofili, tecavüz, cinsellik, feminizm gibi birçok toplumda tabu olan konulara şiir kitabında yer vermesi gerçekten cesurca. Ancak bazı şiirlerinde altı bir türlü doldurulmamış, sadece yazmak için yazılmış şiirler mevcut bana göre. Sanki tepki çeken konularda şiir yazayım da beni "cesur" olarak addedip kitabımı satın alsınlar gibi.

~
|"parmaklarıyla 
oydu kadını adam
bir kavunun içini
kazır gibi"|
~~

Özellikle "Sevmek" bölümünde âşık olduğu veya sevdiği adam, adamlar hakkında şiirleri mevcut. Bu şiirlerde genellikle cinsellik ön planda. Bu konu hakkındaki görüşlerimi Haruki Murakami'nin İmkansızın Şarkısı adlı kitabında da bahsetmiştim. Eğer yorumu okuyanınız varsa ne demek istediğimi anlamıştır. Cinsellik asla okumaktan rahatsız olduğum bir konu değil. Bunu kendime tabu olarak hiçbir zaman koymadım. Yerinde cinsellik kitabın rengidir bana göre.

Biliyorum iki yazar aynı kulvarda değil, karşılaştırılamazlar bile. Sadece örnek olarak bahsediyorum. Bana göre Murakami'nin kitabında okuyucuya "büyük aşk" diye anlattığı şey sadece temeli cinsellik olan bir hoşlantı. İşte aynı şey Süt Ve Bal da da var. Rupi Kaur, aşkını anlatmak istediği şiirlerinde daima cinselliği işlemiş. Hissettigi bedenî duygular o kadar ön planda ki anlatılan aşkı seçemiyorsunuz okurken. Okuduğunuz sadece edepsiz birkaç sözcükten başka bir şey olmuyor. Bunun içindir ki "Sevmek" bölümündeki şiirleri maalesef birkaçı haricinde hissedemedim, sevemedim.

~~
| "sadece seni düşünmekle
ayrılır bacaklarım
ressamına susamış
bir şövale gibi"

~~

Süt ve Bal da en sevdiğim şiirler hiç kuşkusuz "Sancımak" ve "Sağalmak" bölümlerindeydi. İki zıt duygunun ait olduğu şiirleri okumak, bir kadının yaralarını sarmasını,özgürlüğünü ilan etmesini, evrilmesini okumak özellikle son bölümde çokça gözlerimi doldurdu.

Pedofili gibi iğrenç bir meseleyi naif kelimelerle gerçekçi bir şekilde anlatmak her insanın harcı değil bana göre. Bu konudaki şiirlerin bazılarında tüğlerimin diken diken olduğunu söylemek isterim.


Sonuç olarak beğenip beğenmeme konusunda hala emin değilim Süt Ve Bal'ı. Bir gün yine cesaret edip okursam  sanırım o zaman karar vereceğim buna. Ama  okuduğum 4 günde hem nefret ettim hem de sevdim. Sonrasında bana kalan birkaç kafa karıştırıcı soru,bir de küçük alıntılar oldu.

SEVGİLER...

21 Ağustos 2017 Pazartesi

DİMPLE VE RİSHİ TANIŞINCA-KİTAP YORUMU




ARKA KAPAK

Dimple Shah her şeyi düşünmüştü. Lise mezuniyetinin ardından, ailesinden ve annesinin sebebi tarif edilemeyen “İdeal Hintli Kocayı” bulma sevdasından uzaklaşmaya hazırdı. Ahhh! Dimple, ailesinin onun değer verdiği şeylere saygı duyması gerektiğini biliyordu. Şu an onun bir kocaya ihtiyacı olduğuna gerçekten inansalar, web tasarımcıları için düzenlenen özel yaz okulu programının parasını ödemezlerdi. Öyle değil mi?
 
Rishi Patel umutsuz bir romantikti. Ailesi gelecekteki müstakbel eşiyle aynı yaz okuluna gideceğini ve böylece onun gönlünü kazanma fırsatının doğacağını söylediğinde buna hazırdı. Çünkü etrafındaki pek çok kimseye saçma gelse de, Rishi görücü usulü bir evlilik yapmak istiyordu. Geleneklerin gücüne, istikrara ve kendisinden çok daha büyük bir kültürün parçası olduğuna inanıyordu.
 
Dimple ve Rishi birbirlerini çözdüklerini düşünüyorlardı. Ancak zıt yönleri çarpıştığında, “aşk” gücünü göstermek için beklemedikleri her yerde karşılarına çıkacaktı.




KİTAP YORUMU


"Rishi, eğilip onu şakağından öptü. Kulağına, "Tujhme rab dikhta hai," diye fısıldadı. Bu dans edecekleri şarkının söylendiği filmin içinde geçen iddialı bir replikti. "İçinde Tanrı'yı görüyorum," anlamına geliyordu. Onun gülümsemesini, gözlerini devirmesini izledi ve sonunda daha fazla dayanamayıp kulağına, "Seni seviyorum" diye fısıldadı."


Dimple ve Rishi Tanışınca, Hindistan kökenli Dimple'ın hayallerini gerçekleştirme yolunda ilk aşkıyla tanışma öyküsünü ve bu yolda başına geçen süreci konu ediniyor.

Hikâyemiz her ne kadar klasik bir olay örgüsüne sahip olsa da özellikle kadın karakterimiz Dimple'ın kendi ayakları üzerinde durma çabası ve bağımsızlığına giden yolda yeri geldiğinde aşkı bile karşısına alması nedeniyle klasik ilk aşk romanlarından bir tık önde bence.

Dimple ve Rishi arasında yavaş yavaş filizlenen ilişkiyi, hislerini kabullenme sürecini ve aşklarını kademe kademe okumak gerçekten çok tatlıydı. Birçok yerde aşşşırı tatlılıklarından kıkır kıkır güldüm. Gözlerimden de kalpler çıkmış bile olabilir. 😻

Ama benim kitabı sevip bağrıma basmama sebep olan şey, etnik kökenlerin farklılığı nedeniyle zorluk çeken karakterlerin psikolojilerinin iyi bir şekilde işlenmiş olması. Dimple'ın Amerikalı ve Hintli olmak arasında kalışı, bunu kendi stiliyle idare etme yöntemi, özellikle bazı geleneklere saygı duymakla beraber yine kendine özgü bir yöntemle karşı çıkıp bunu arkasında dimdik durabilmesi beni çoğu yerde kendine hayran bıraktı.

Genel olarak Dimple Ve Rishi Tanışınca'yı gerçekten sevdim. Özellikle Dimple karakteri favori kadın karakterlerimden bile olmuş olabilir. Güçlü, kendine yeten, hayallerinin peşinden giden karakterleri okumayı gerçekten seviyorum ben. Kitap boyunca kendini zerre ezdirmedi. Kendince çok güzel bir şekilde aşkına sahip çıktı. Ama kendi hayatı her zaman ön planda oldu.

Tek sorunum başta da belirttiğim gibi çok bilindik olay örgüsü üzerine kurulması kitabın. Birçok sahneyi,devamında olacakları maalesef tahmin ettim. Bunun dışında bitirdiğimde her karaktere hayran kalmakla birlikte içim sımsıcak oldu. Beni çok mutlu eden nadir kitaplardan biriydi.


Özellikle ilk aşkı konu edinen kitapları seviyorsanız ve Hint kültürüne ilgiliyseniz Dimple Ve Rishi Tanışınca sizlere önerim arasında. 

9 Ağustos 2017 Çarşamba

KUZEYİN DERİNLİKLERİNE GİDEN DAR YOL - KİTAP YORUMU



ARKA KAPAK


2014 MAN BOOKER ÖDÜLLÜ
TEK İSTEĞİM, GÜNBATIMININ VE BATIDAKİ TÜM YILDIZLARIN IŞIĞININ ÖTESİNE AÇILMAK, ÖLENE DEK

 
Mutlu bir adamın geçmişi yoktur, mutsuz bir adamın ise geçmişten başka hiçbir şeyi. Yaşlandığında Dorrigo Evans bu sözü bir yerde mi okuduğunu yoksa kendisinin mi uydurduğunu hiç bilemedi. Uydurulmuş, karıştırılmış ve kırılıp öğütülmüştü sözcükler, hem de pervasızca kırılıp öğütülmüş. Kayadan mıcıra, toza, çamura, kayaya ve böyle sürüp gidiyordu dünya; dünyanın neden böyle olduğuna dair bir açıklama veya sebep sorduğunda annesinin dediği gibi. Dünya böyledir, derdi hep. Sadece böyledir, evladım. 
 
İkinci Dünya Savaşı’nda Japonların eline esir düşen cerrah Dorrigo Evans, iki yıl önce amcasının genç karısıyla yaşadığı yasak aşkın anılarıyla baş başadır. Emri altındaki askerleri açlıktan, koleradan ve işkenceden kurtarmaya çalışırken bir gün eline bir mektup geçer. Ve okuduklarından sonra, eskiden olduğu adamdan yalnızca belli belirsiz izler kalır geriye. 
 





YORUM 

"Bir anlığına dehşetten kaçınamayacağı, şiddetin ebedi olduğu, en büyük ve tek hakikat olduğu, yarattığı medeniyetlerden daha büyük, bir insanın taptığı tüm tanrılardan daha büyük olduğu gerçeğine vakıf oldu. Sanki insan, onun âleminin ebedi olmasını sağlamak için vardı ve şiddet saçıyordu. Çünkü dünya değişmiyordu, bu şiddet her zaman vardı ve asla sonlanmayacaktı, insanlar diğer insanların botlarının, yumruklarının, dehşetinin altında ölecekti. İnsanlık tarihi şiddetten ibaretti.


Sanırım şu zamana kadar elime aldığım, okuyup bitirdiğim bir kitabın yorumunu yapmakta bu kadar zorlanıyorum. "Tek kelime ile mükemmeldi, etkileyiciydi!" gibi klişe sözlerle dile getirilebilecek bir kitap değil çünkü Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol. Vurucu, dehşete düşüren, okuyucuyu okurken hayretler içinde bırakan, insanın insana yaptığı acımasızlığı en gerçekçi bir şekilde anlatılan romanlardan.

Kitabımız İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonların eline esir düşen Dorrigo Evans komutasındaki askerlerin hikâyesini anlatıyor. Hat ismini verdikleri demir yolu inşaasında bu askerler ve daha birçok esir kötü hava koşulları, yaşamsal zorluklar nedeniyle birçok zorlukla karşılaşıyorlar, artık yaşamaları imkansız hâle geliyor. Ve işte kitabımız bu olayın getirilerini, insana psikolojik yansımalarını ve hayatlarının birçok noktasında onlara korkutucu bir şekilde iz bırakmasını konu alıyor.

Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol, okuyucuya bir kurgu olarak sunulsa da bu kurgu tamamen gerçeklerin üstüne yerleştirilmiş. Karakterler değişik, ortam farklı olsa da eminim ki tamamen yaşanmış olaylar. 


Ana karakterimiz Dorrigo Evans'ın esir düşmeden önce ve sonra başına gelen olaylara da yer veriyor kitabımız. Zaten kurgu karakterin üstüne kurulduğu için onun hikâyesini de okumak zevk veriyor okuyucuya. Yazarın Dorrigo'nun karakterine işlediği hafif şiirsellik, klişe bir romantizm kitaba gerçekten renk katmış. Gerçekçi bir trajedi, has bir dram gözüyle bakıyoruz bu yüzden kitaba. Sebebi ve sonucuyla, azıcık entrikasıyla Dorrigo Evans'ın hayatı kitabı birçok renge sahip kılıyor.

Ana karakterimizin etrafında dönen bu hikâye, kitabı birçok kitaptan ayıran bir özelliğe de sahip. Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol'da hiçbir karakter atlanmıyor, kitabın sonuna kadar adı geçmiş bütün karakterlerin hikâyelerini teker teker onların gözünden, onların hisleri ve diliyle okuyoruz.

Ve kitapta beni sarsan, tüylerimi diken diken eden asıl olay ise en ufak bir hareketin, anlatıcının verdiği en küçük bilginin, kararın kitabın sonunda birbirine bağlanması. Her şeyin bir nedeni var ve kitabın sonucunda bir şekilde ortaya çıkan sonuçları okuyoruz.


Kitabımızda işlenen asıl olay savaş, kölelik, insanın insana yaptığı canilikler gerçekten okurken cigerimi yaktı. Yazar bize bu durumu bir kurgunun içinde verse de başta da dediğim gibi geçmişte bu olayların yaşandığını biliyor okuyucu. Ve bu bilinçle okuyor.

Yazarın hikâyeyi anlatırken araya ufak ufak yerleştirdiği birçok eleştirisi mevcut. Özellikle imparatorlar ve büyük siyasi adamlara yapılan ince göndermeleri okurken sinsice zevk aldım.

Bu kötülüğün, vahşetin, acımasızlığın nedeninin ne olduğunu da yazar her bir karaktere ayrı ayrı sorgulatıyor. Eh haliyle kitabın sonuna doğru iyiler ve kötüler birbirine karışıyor. Çünkü asıl vurgulanmak istenen tek nokta aslında iyilik ya da kötülük yapmış her karakterin bir kurban olduğu.

Anlıyoruz ki bu kitap aslında otoriteye kurban edilmiş insanların hikâyesi. Kendi nedenleri ile hayatta kalmaya çalışma hikâyeleri.

Sonuç olarak kurgunun acımasızlığı, vuruculuğu ve insani içten içe yıpratan gerçekçiliği beni aşırı yordu; duygusal olarak sınıra getirdi. Birçok yerde kitaba ara vermek zorunda kaldım.

Tarihi gerçeklerin kurguyla harmanlandığı, yönetenlerin değil de yönetilenlerin anlatıldığı çarpıcı bir roman arayışındaysanız Kuzeyin Derinliklerine Giden Dar Yol'u sizlere canı gönülden tavsiye ederim.



29 Temmuz 2017 Cumartesi

KÖR - KİTAP YORUMU


ARKA KAPAK


DÜNYAN KARARDIĞINDA NE GÖRÜRSÜN? 
 
Emma Sasha Silver korkunç bir kazada görme yetisini kaybedince, yolda karşıdan karşıya geçmekten kız kardeşlerini tanımaya kadar renkleri gözünde canlandırarak her şeyi en başından öğrenmek zorunda kalır. Yedi kardeşten biri olan Emma, görünmez çocuk olmaya alışmışken herkesin bakışlarını üzerinde hissetmeye başlar. Liseye devam edip hem eski arkadaşlarıyla arasını düzeltmeye hem de önceki hayatına dönmeye çalışırken, intihar eden bir sınıf arkadaşının cesedi bulunur. On beş yaşında ve artık kör bir kız olan Emma, hayatın yaşamaya değip değmediğini anlamak için arkadaşının başına gelenleri çözmek zorundadır. 
 
Kör, bir genç kızın dünyada kendine yer edinme çabasını anlatan güçlü ve dokunaklı bir roman. 
 
 “İnsanın içine işleyen bir roman.” 
Publishers Weekly 
 
“İncelikle yazılmış, unutulmaz ve ufuk açıcı bir hikâye.” 
Booklist
 
 “Kör, okurun kendini kahramanın yerine koyarak hem onun acılarını görmesini hem de başkalarının acısına daha az kör bakmasını sağlıyor… DeWoskin, duygusal derinliği ve kendini başkasının yerine koymanın dayanılmaz ağırlığını anlattığı bu romanla rakipsiz bir yazar olduğunu ortaya koymuş.” 
SF Weekly 
 
Alaska’nın Peşinde romanının izinde… Körlüğün ve arkadaşlığın kaygan zeminine içten ve duyusal bir yolculuk.” 
Kirkus Reviews 
 
“Üzerinde çok çalışılmış, mutlaka okunması gereken bir hikâye. Emma gerçeklerden korkmadan ve incelikle engelinin üstesinden gelen bir kahraman.” 
School Library Journal 
 
“Canlı anlatımı ve renk tasvirleriyle okurun, körlerin neyi nasıl gördüklerini anlamasını sağlıyor… DeWoskin hikâyesini umut, mizah ve gerçekten aldığı güçle dile getiriyor.” 
Library Media Connection 
 
“Yürek burkan bir öykü.” 
TeenReadscom 
 
Kör, kimsenin dilinden düşüremediği bir roman olacak.” 
Bustlecom 





KİTAP YORUMU

 "Belki de insan olmanın en büyük amacı, başka birinin yerinde olmanın nasıl bir duygu olabileceğini gerçekten hayal etmeye çalışmaktı."



Kör, bir kaza sonucu görme yetisini kaybeden Emma'nın hikâyesi. Karakterimizin görmeme sürecine alışırken bir yandan da hayatta kendine bir yer edinme, anlamlandırıp bu sürecin getirilerini en sağlıklı bir şekilde atlatmaya çalışma serüvenini okuyoruz.

Eh okurken de duygusal olarak parçalanıyoruz hâliyle. Çünkü Emma'nın bu sürece alışma hikâyesi olabildiğine ağır anlatılmış kitapta. Karakterin ne hissettiğini, çaresizliğini en saf haliyle hissediyoruz okurken.

Kör'ü alma sebebim konusunu okuyunca deli gibi ağlama uyandırdığı içindi.Yani başlarken ben bu kitapta kesin ağlayacağım düşüncesi ile sayfaları açtım. Dramın fazlaca olduğu, konusunun okuyucu fazlaca sarsacak kitaplardan sandım.

Ancak her ne kadar okurken içim parçalansa da Kör'ü salt bir dram kitabı olarak adlandırmak doğru değil. Karakterin hisleri okuyucu tarafından hissediliyor ancak kurgunun gidişatı buna izin vermiyor.

Emma'nın gücünden, zekasından, sabrından etkileniyorsunuz. Çünkü o alışma süreci bir nevi Emma'nın hayatı kabullenme, sorgulama gibi temel soruların cevabını bulduruyor.

Kitapta bir sonraki hayal kırıklığına uğradığım nokta ise arkadaşının ölümünün daha etkileyici bir şekilde sonuca bağlanmaması. Oldu bittiye getirilmiş gibi hissettim sonunda.

Sonuç olarak Kör, beğenip beğenmeme konusunda zerre emin olmadığım bir kitap oldu. Verilen mesaj olarak anlamlı bulmakla birlikte kurgusunun tamamen tek düze olduğunu düşünüyorum.

Hafif, sizi içten içe sarsacak ama keyif vermeyi, sonunda yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyecek bir kitap arıyorsanız Kör sizlere önerilerim arasında.




"Bazen gözlerimi açabilmeyi çok istiyorum.Sadece...tek bir kereliğine bile olsa...Böylece...her şeye son bir kez bakabilirdim."

26 Temmuz 2017 Çarşamba

KEHRİBARDAKİ YUSUFÇUK - KİTAP YORUMU (OUTLANDER #2)



ARKA KAPAK

Claire Randall yirmi yıl boyunca sırlarını saklamayı başardıktan sonra bir gün artık bir yetişkin olan kızıyla İskoçya'nın sisler altındaki görkemli tepelerine döner. Claire burada bu olayları başlatan esrarengiz durum kadar çarpıcı olan gerçekleri açıklamayı planlamaktadır, tarihi dikili taşlar çemberinin gizemi, zamanın sınırlarını aşan bir aşk ve James Fraser, zamanında sınırlarını aşan bir aşk ve karakteriyle, Genç Claire'in, yaşadığı güvenli yüzyılı bırakıp kendi tehlikeli dönemine çekilmesine sebep olan İskoç savaşçısı.


Claire, güzel kızı Brianna'ya, Charles Stuart'ın entrikalarla dolu Paris devletlerinde, ölüme mahkum Luzey iskoçya'nın ayaklanmasına engel olma mücadelesinde ve hem sevdiği çocuğu hem de sevdiği adamı kurtarmak için verdiği tehlikeli savaş sırasında kendini keşfetmeye devam ettiği büyüleyici macerayı anlatırken, onun geçmişten kalan bu mirasa sahip çıkıp çıkmayacağını anlamaya çalışır.




YORUM 


"Seni düşündüğüm zaman ilk akla gelen kelime "zarif" değil."

Ama seninle ruhumla konuşuyor gibi konuşuyorum , dedi ve yüzümü kendisine doğru çevirdi.

"Ve Sessenach," diye fısıldadı , " senin yüzün benim kalbim."

Kehribardaki Yusufçuk'u okuyalı tam tamına 4 ay olmuş. Yolcu'yu elime alıp karıştırmak için baktığımda farkettim bu kadar zaman geçtiğini.

İlk bitirdiğimde sınavlarımla cebelleşiyordum ve kafam rahat bir şekilde yorumunu girmek için rafa kaldırmıştım.Sonra sınavlar bitip , özgür kaldığımda kitabı korkumdan elime bile alamadığımı farkettim. Eh sonucunda da asıl yorum yazamama nedenimi çözmüş oldum.
Kitabı bildiğiniz yedirememiştim.
İçinde olan bir çok olayı kabullenememiş, hazmedememiştim.

Kehribardaki Yusufçuk , farklı bir zaman , farklı bir karakterin gözüyle başlıyor ilk bölümünde . Beklediğimiz bir başlangıç olmadığı içinde küçük bir şok ve hüzün dalgasıyla adım atıyoruz hikayeye. Kitabımızın devamında ise o küçük şok birleşip koskoca büyük bir şok halini alıyor ve hüzün kitap boyunca yakamıza yapışıp peşimizi bir türlü bırakmıyor.

Kitaba ilk başlama zamanımı hatırlayınca ilk bölümün şokunun arkasında beliren merak hissiyle kitaba sımsıkı tutulduğumu ve sayfaları hızlıca çevirdiğimi söylemek isterim.Yazar yapmak istediği vurucu girişi akıllıca bir olay örgüsüyle öyle güzel birleştirmiş ki o şaşırtan ilk bölüm benim için efsaneydi.

Kitabın devamında ana karakterlerimiz olan Jamie ve Claire'ın hikayesine dönüş yapınca ilk kitap olan Yabancı'nın sonundan kaldığı yerden devam ettiğini görüyoruz. Ve bu olay beni çok memnun etti. Bir kaç ay , yıl gibi zaman atlaması olsaydı zerre kabul edemezdim kitabı. Jamie'nin o elim olaydan sonra kendi ile iç hesaplaşmaları,Claire'ın hamileliğe ve Jamie'nin destek oluşlarını kaçırmak istemezdim ve kaçırmadım da.
Onlarla birlikte tamir olunmayı, geçmişe bakmamaya çabalamayı öğrendim.Gelecekte olacak olaylar için kendilerince çırpınıslarını hissettim.

Her zaman söylediğim gibi benim hissettiğim içine girebildiğim her kitap benim için olmuştur,sevilmiştir.
Kehribardaki Yusufçuk da ilk iki bölümü okuduktan sonra hayran kalmıştım , sevmeyi bile aşmıştım anlayacağınız.
Yazar okuyucuya hissettirebilme konusunda o kadar başarılı ki okuyan her okuyucunun kendini kitabın içinde hissettiğine adım gibi eminim.

Kitabı okuyan arkadaşlarımdan şikayet olarak duyduğum Jamie ve Claire sahnelerinin azlığı beni rahatsız etmedi kitapta.Bunu yadırgamadım çünkü sonucun nerelere bağlanacağını ilk bölümü okuduğumda az çok anladım.Dönemin siyasi adamları, Jamie'nin bu siyasetin bir parçası olması o büyük sonda ki kaçınılmaz olay, ilk kitapta bizlere hissettirmişti kendini.

Hikayemiz yavaş yavaş ilerlerken, verilen tarihi bilgiler ışığında kurgunun gidişatının nerede o şok eden sonuca varacağını tahmin edemeden okumak acayip zevkliydi. Sonucunu görüyorsunuz okurken net bir şekilde ancak iş olayı çözümlemeye geldiğinde bir hiç ile eliniz boş dönüyorsunuz.

Bu yüzdendir ki Kehribardaki Yusufçuk benim için çözülmesi zor bir bulmaca gibiydi. Elinizde cevaplar yok ancak bulmacanın sonunda çıkan şifre alenen verilmiş. Bundan yola çıkarak cevapları bulmaya çalışıyorsunuz ancak elinizde bir kaç harften başka hiçbir şey yok.
Çabalıyorsunuz, irdeliyorsunuz,çözemiyorsunuz.

Ben serinin ilk kitabında Jamie'nin , en büyük fedakarlıklardan birini yapıp,aşkını kendinden önce savunduğunu düşünüyordum.Bütün yük Jamie deydi bana göre.

Ancak Kehribardaki Yusufçuk da en büyük bedelleri Claire'ın ödediğini düşünüyorum.Eh bu kitapta olan olayları okuyunca da aslında ilk kitaptan bu yana asıl fedakar olanın Claire olduğu kanısına vardım.

Tamam Jamie'nin yaşadığı olay kabul edilemez , hiçbir şekilde en hafifini yaşadığını düşünmüyorum.O sahneleri okurken canımdan can gitti ancak benim için Claire bu serinin güçlü , fedakar , saygı duyulası karakteri bence. Bir karakter kapıştırması yaparsak , Claire benim her zaman en sevdiğim karakter olacak.
Hiç kimse bu kadar yaşanan olayı,kötülüğü macerayı kaldıramaz.Claire daima Jamie'nin aşkıyla dim dik ayakta durdu kitap boyunca.

Bu saygı duyulası aşktan bahsetmişken kitap boyunca onca engelle karşılaşmışken karakterlerin birbirlerine olan o derin sevgisinden derin bir şekilde etkilendiğimi söylemeliyim. Tek bir an bile birbirlerine olan aşklarından vazgeçmediler.Aptalca kıskaçlıklar, uzun süren saçma ayrılıklar zerre okumadım.
Ufacık bir tartışmada ya da büyük bir tartışmada bile birbirlerinden kopma noktasına gelmediler.Aksine aralarındaki bağ daha da sağlamlaştı.

Kehribardaki Yusufçuk'un olay örgüsü , kurgu ortamı sık sık değişti kitap boyunca.Karakterlerimiz sürekli hareket halindeydi. İlk kitaptaki durgunluk , bu hareket haliyle sonlandırılmıştı.Bu yüzdendir ki okurken hiç sıkılmadım. Normalde bunalacağım tarihi olaylar bile zevkle okutturdu kendini.


Başta da söylemiştim, kitap boyunca hüznün bir an bile yakamızı bırakmadığını. Özellikle nalet olasıca Randall pisliği ile ilgili öyle bir sahne okudum ki sinirimden oturup saatlerce ağladım.Jamie'yi göğsüme yatırıp sarılmak istedim.
Hiç kimse bu kadar kalbinin kırılmasını haketmez .

Yazarın bu sahneyi hangi kafayla yazdığını bilmiyorum ama düşüncelerinin hastalıklı olduğuna  eminim.Okurken benim ciğerim dağlandı ey yazar! Sen bunu yazarken ne yaşadın ,psikopat kadın .

Eh bu kadar uzun yorumdan anlayacağınız üzere Kehribardaki Yusufçuk'u deli gibi sevdim. Kalbimi kanattı, dağladı ama bir mazoşist gibi elime alıp defalarca okudum beğendiğim sahneleri.
Son olarak açık bırakılan sonu da  hazmedemiyorum, kabul etmiyorum. Bu yüzden de serinin 3.kitabı Yolcu'yu hem merak ediyorum hem de deli gibi korkuyorum.
O adam korkutan fiziki boyutunu yanında tahmin yürüteceğim tek bir olay bile yok.Sanki ayağımın yere değmediği bir havuzda yüzmeye çalışmak gibi bir şey olacak Yolcu'yu okumak.

Kalbi dayanabilecek okurların okuması dileğiyle. Canı gönülden öneriyorum.


Sevgiler.


20 Temmuz 2017 Perşembe

PATRON - KİTAP YORUMU



ARKA KAPAK 

Kitapları, bugüne kadar bir milyondan fazla kopya satmış, elliden fazla çoksatan listesine girmiş ve on iki dile çevrilmiş olan Vi Keeland’dan yeni, seksi ve eğlenceli bir roman geliyor.
 
Chase Parker’la ilk tanıştığımda verdiğim ilk izlenim pek hoş sayılmazdı. Beraber yemeğe çıktığım adamdan beni kurtarması için restoranın tuvalet sırasında telefonla arkadaşımı arıyordum. Telefonda dediklerimi duyduğunda benim adi biri olduğumu söyleyip istememiş olmama rağmen tavsiyede bulunmuştu. Ona çenesini kapamasını söyledikten sonra beraber çıktığım adamın yanına geri dönmüştüm, o da beraber olduğu kadının yanına. Yanımızdan geçerken bana o muhteşem gülümsemelerinden biriyle baktı. Gece boyunca onun oturduğu tarafa kaçamak bakışlar atmaktan kendimi alamadım. Birkaç kez göz göze geldikten sonra beraber olduğu kadınla birlikte masamıza geldi ve eskiden beri tanışıyormuşuz gibi bir hikâye uydurup beni içinde bulunduğum durumdan kurtardı. O yemekten sonra Chase’i çok düşündüm. Bir ay sonra yeni işime başladığımda kendisinin patronum olacağını bilmiyordum tabii…
 
 “Gülümsemekten yanaklarım ağrıyor. Okurken resmen içim bir hoş oldu. Bu kitap kalbimi eritti.” –Cheri, Kindle Crack Book Reviews
 
“Eğer bu yıl sadece bir kitap okuyacaksanız, o kitap Patron olsun.” –Diane, Winchester Book Reviews
 
“Bu kitaba âşık oldum. Yalayıp yuttum. Elimden bırakamadım. Seksi ve bağımlılık yapan bir romandan bekleyebileceğiniz her şeyin mükemmel bir karışımıydı! Yüzünüzü kızartacak, bazen kalbinizi kıracak fakat sonra kalbinizi pır pır ettirecek ve ardından kahkaha attıracak… Kesinlikle tavsiye ediyorum. Bu yılın en sevdiğim romanı!” –Aestar Book Blog




YORUM

"Öyle aşikar bir şeydi ki, göz önünde olmak ile gözden kaçırmanın yazımının bu kadar yakın olmasının bir sebebi olduğunu fark ettim.

Daha önce görmediğim için kesinlikle gözden kaçırmıştım.

Çünkü Chase'e âşık olduğum tamamen gözlerimin önündeydi.


Chase Parker ile tanışın!

Kendisi görüp görebileceğiniz en zeki kitap karakteri olmakla birlikte, okuyucuyu sürekli kahkahalara boğan yalancı anılara, insanın içini ısıtacak, birazcık da hüzünlendirecek tatlı bir hikâyeye sahip.

Patron'u ilk çevrileceği zaman Goodreads'te görmüş, deli gibi merak etmiş ve tabi ki heyecanla beklemiştim. Ve kesinlikle bu beklemeye, öldürücü merakla değdi.

Kitabın sayfalarını açtığınız andan itibaren kahkaha tufanına kapılıp ana karakterlerin arasında oluşan o küçük kıvılcımlara hayran kalıyorsunuz.

Ben özellikle komedi ve romantizmin birleştiği kitaplara bayılıyorum. Ve Patron, bu iki türü yer yer dram ile birlikte öyle güzel harmanlanmış ki kitabı bitirip kapağını kapattığımda söylediğim ilk söz "Bayıldım bee!" oldu. 
Özellikle bu türün aşinasıysanız, karakterlerin arasında gelişen ilişkinin birden başlayıp harlandığını bilirsiniz.

Ancak Patron, ana karakterler arasındaki ilişkiyi yavaş yavaş, okuyucunun içine sindire sindire ilerletmiş ve ben bu olaya gerçekten bayıldım.

Kesinlikle GİRİŞ - GELİŞME - SEVİŞME klişesi yok bu kitapta.

İki ana karakter de zeki, kendine güvenen tipler olduğu için aralarındaki atışmaları gerilimle birlikte okumak okuyucuya büyük bir zevk veriyor.

Özellikle Chase, anlayacağınız üzere büyük bir hayranlığımı kazandı. Gerçekten okuduğum en zeki, aynı zamanda salak, hazır cevap ve kendine bu kadar güvenen bir karaktere sahip. Ve bunu kullanmayı gerçekten çok çok iyi başarıyor. 

Çok keyif verici, insanı kendine hayran bırakan, kahkahalara boğan bir hikâyeye sahipti Patron. Hiçbir abartı yoktu. Bütün olaylar, gelişen durumlar dozunda, sınırı aşıp okuyucuyu boğmayan bir kitaptı.

Yazarın diğer kitaplarını umarım çabuk okuruz, kalemini acayip sevdim. 


Bu türü sevenler , başlangıç yapmak isteyenler olursa kesinlikle sizlere Patron önerilerim arasında .
 

Hunharca Okuyan Kız Template by Ipietoon Cute Blog Design and Bukit Gambang